ARTI PLASTİK AMBALAJ SANAYİ / Handan YORULMAZ – Nazlı YORULMAZ
RÖPORTAJ
İkinci kuşak olmak, hazır bir mirası devralmak değil; inşa edilmiş bir itibarı geleceğe taşımaktır.
Aile şirketlerinde kuşak değişimi, sadece yönetsel bir el değiştirmenin ötesinde, zamana meydan okuyan köklü değerlerin modern dünya ile yeniden harmanlanma sürecidir.
Devamını Oku
Bir tarafta tırnaklarla kazınarak kurulan bir geçmişin paha biçilemez deneyimi, diğer tarafta ise yeni dünyanın kodlarını okuyan genç kuşağın vizyonu, eğitimi ve cesareti yer alır. Asıl başarı ise bu iki büyük gücün birbirini çatıştırmadan, ortak bir akılla tamamlayabilmesindedir.
Peki, küresel piyasaların hızla dönüştüğü günümüzde, sanayinin o geleneksel çarkları arasında genç bir kadın lider olarak var olmak nasıl bir deneyimdir?
Hayatın getirdiği ani kırılma noktalarında sorumluluk alarak sahaya inmek, bir soyadının gölgesinde kalmadan, sadece kendi emeği ve yetkinliğiyle saygı görmek nasıl bir liderlik kası gerektirir?
Perçin’in bu sayısında, plastik ambalaj sektörünün güçlü oyuncularından Artı Plastik Ambalaj Yönetim Kurulu Başkanı Handan Yorulmaz ve bayrağı devralan kızı Nazlı Yorulmaz ile bir araya geldik. Ortaya yalnızca bir aile şirketinin devir hikayesi değil; emeğin, kurumsal güvenin, teknolojinin, kadınların sanayideki liyakat mücadelesinin ve geleceği inşa eden bir jenerasyonun ilham veren manifestosu çıktı.
HANDAN YORULMAZ
Soru: İş hayatına girişiniz nasıl oldu?
Çalışma ve üretim kültürüyle tanışmam, çocukluk yıllarıma; babamın narenciye bahçelerinde onun dürüst, çalışkan ve ilkeli iş ahlakını gözlemlediğim o kıymetli döneme dayanıyor. Dolayısıyla emeğin değerine ve işin mutfağına çok küçük yaşlardan itibaren aşinaydım. İlerleyen yıllarda edindiğim ekonomist kimliğim gereği de üretim ve finans dünyası her zaman temel odağım oldu. Profesyonel olarak iş hayatındaki aktif yolculuğum ise 1997 yılında, eşimin küresel pazardaki, özellikle Çin’deki ticari stratejilerine operasyonel olarak ortak olmamla başladı.
Yapı olarak sorumluluk bilinci yüksek ve süreç odaklı biriyim. Bu doğrultuda şirketin mali altyapısını ve operasyonel süreçlerini büyük bir titizlikle yürüttüm. İş hacmimizin büyümesi ve yeni yatırımların hayata geçmesiyle birlikte, üstlendiğim sorumluluk alanları da çok doğal bir gelişim seyriyle genişledi. Çocuklarımızın büyümesiyle birlikte odağımı tamamen kurumsal yapıya verdim; böylece çocukluk yıllarımdan gelen o köklü üretim kültürü, benim için uzun soluklu ve kararlı bir sanayicilik yolculuğuna dönüştü.
Soru: İş hayatında en önem verdiğiniz ilke nedir?
Verilen sözün zamanında ve eksiksiz bir şekilde yerine getirilmesidir. Benim için birine söz vermek, resmi yükümlülüklerin çok ötesinde, ahlaki bir güven bağıdır. Bir konuda taahhütte bulunduysam, hayatın getirdiği engeller ne olursa olsun, o sözün arkasında durmak için elimden gelenin en iyisini yaparım. Bu anlayış yalnızca ticaretle sınırlı değil; hayatın tamamını kapsayan bir itibar felsefesidir. Çünkü özellikle üretim dünyasında çarkların doğru dönmesi, her şeyden önce bu karşılıklı güvene bağlıdır. Zamanlama ve sözünü tutma kararlılığı, bir marka için finansal güçten çok daha kıymetli bir değer yaratır. Günün sonunda kalıcı başarı, yalnızca ulaştığınız iş hacmiyle değil; verdiğiniz her sözün arkasında daima aynı çizgide durabilmenizle ölçülür.
Genç kuşaklara ne söylemek istersiniz?
Birinci kuşak olarak bizim dönemimiz, sıfırdan bir değer üretmek, fırtınalarla mücadele etmek ve ne pahasına olursa olsun yapıyı ayakta tutmakla geçti. Bizim jenerasyonumuz temeli attı; ancak o temelin üzerinde yükselecek geleceği inşa etmek tamamen genç kuşağın vizyonuna bağlı. Bugünün genç liderlerine söylemek istediğim en önemli şey şu: Bizler sizlere sadece işleyen makineler, fabrikalar ya da finansal sermayeler bırakmıyoruz; yılların emeğiyle yoğrulmuş lekesiz bir isim ve güven üzerine kurulu bir itibar devrediyoruz. Bu, maddi her varlığın ötesinde, korunması gereken en kutsal mirastır.
Gençlerin teknolojiye olan refleks hızını, küresel dinamikleri okuma biçimlerini ve işi katma değer odaklı dönüştürme heyecanlarını büyük bir hayranlıkla izliyorum. Onlara tavsiyem; kendi yönetim tarzlarını ve yeni dünya düzenini kurarken, o temeldeki insani değerleri, ahilik kültüründen gelen dürüst ticaret ilkelerini ve paydaş ilişkilerini asla kaybetmemeleridir. Hata yapmaktan korkmasınlar; zira yönetsel olgunluk tam da o hataların sorumluluğunu alarak kazanılır.
Genç kuşak, birinci kuşağın paha biçilemez saha deneyimini bir pranga değil, arkalarındaki en güçlü rüzgar olarak görmeli. Biz bu yapıların gövdesini inşa ettik; onları evrensel dünyaya uçuracak olan ise gençlerin kanatları, cesareti ve özgün vizyonu olacaktır.
NAZLI YORULMAZ
Soru: İkinci kuşak olarak iş hayatına nasıl başladınız?
İş hayatına, makine mühendisliği bölümünden mezuniyetimin hemen ardından, babamın kurucu ortağı olduğu ve dış cephe temizlik makineleri üreten firmamızda adım attım. Yaklaşık üç yıl süren bu ilk dönem; benim için mühendislik teorisini pratiğe döktüğüm, üretimin ve ticaretin dinamiklerini sahada bizzat deneyimlediğim çok güçlü bir oryantasyon süreci oldu. Buradaki birikimimin ardından, şirketimizin Belçika’da yeni bir yapılanmaya gitmesiyle birlikte ben de kariyerimi Avrupa odağında ilerletmeye karar vermiştim. Tam bu yurt dışı hazırlıklarının ortasındayken, babamın ani vefatıyla hayatımın seyri tamamen değişti.
Kendimi bir anda, çok büyük bir sorumluluğun ve hızla yönetmem gereken kapsamlı bir operasyonun merkezinde buldum. Bir yandan babamı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşarken, diğer yandan kurumsal sürdürülebilirliği sağlamak ve bu devasa çarkı döndürmek zorundaydım. Bu sancılı süreçteki en büyük şansım, ailemizin yıllar içinde kurduğu o köklü ve insani bağlar oldu. Paydaşlarımız ve tedarikçilerimiz bize tam bir güvenle yaklaştı; fabrikadaki ekibimiz ise tüm işleyişi hızla aktararak bu kritik geçiş döneminde adeta bana siper oldu.
O dönem çok net kavradım ki, ben sadece bir şirket değil, asıl olarak köklü bir itibar devralmıştım. Bu, maddi her türlü varlığın çok ötesinde bir değer. Günümüz dünyasında finansal sermaye ile herhangi bir işletme kurabilirsiniz; ancak güveni inşa etmek koca bir ömür ister, hatta bazen bir ömür bile yetmez. İşte benim yolculuğum, bu eşsiz mirası koruma ve geleceğe taşıma sorumluluğuyla başladı.
Soru: Hazır bir düzenin üzerine geldiğinizde ilk yaptığınız şey ne oldu?
Hazır bir düzenin başına geçtiğimde ilk yaptığım şey; mevcut yapının ritmini anlamaya çalışmak ve kendime bir adaptasyon süreci tanımak oldu. Çünkü birinci kuşağın yıllar içerisinde büyük bir özveriyle oluşturduğu bir ekosistem var ve o düzenin altındaki temel felsefeyi tam anlamıyla kavramadan atılacak her adımı eksik buluyorum. Bu yüzden mevcut sistemi tamamen değiştirmek yerine, onun üzerine yeni değerler inşa etmeyi seçtim. Bu derin adaptasyon döneminin ardından, kendi yönetim vizyonuma ve iş yapış biçimime göre revizeler yapmaya başladık.
Bu gelişim yolculuğunda ilk büyük dönüşümü üretim felsefemizde gerçekleştirdik. Eskiden standart ürün üretip yüksek adetlere ulaşmayı hedeflerken, bugün küresel dinamikleri doğru okuyarak daha özel ve katma değerli çözümlere yöneldik. Odak noktamızı sadece üretim yapmaktan çıkarıp, tamamen müşteriyi merkeze alan ve onların ihtiyaçlarına özel değer üreten bir yaklaşıma evrilttik.
Üretimdeki bu esnekliği ve hızı sürdürülebilir kılmak adına, teknolojiyi ve dijitalleşmeyi işimizin işleyişine çok daha organik bir şekilde dahil ettik. Temel amacımız; miras aldığımız bu güçlü yapıyı, günümüz dünyasının gerektirdiği veri odaklı modern yönetim anlayışıyla harmanlamaktı.
Elbette tüm bu teknolojik ve stratejik dönüşümün merkezinde insan var. Bu süreçte müşteri ilişkilerimize ve insan kaynaklarımıza da her zamankinden daha derin bir hassasiyetle yaklaşmaya başladık. Biliyoruz ki sanayide sürdürülebilir başarının en büyük anahtarı insandır. Nitelikli çalışma arkadaşlarını bünyemize katmak kadar, onların potansiyeline değer vermek ve onları bu ekibin kıymetli bir parçası olarak tutabilmek de en az onun kadar büyük bir sorumluluk.
Günün sonunda benim için ikinci kuşağın görevi geçmişi silmek değil; geçmişte doğru yapılanları saygıyla koruyup bugünün şartlarına uyarlamak ve kurumu geleceğe en güçlü şekilde hazırlamaktır.
Soru: İkinci kuşaklarla ebeveynleri arasındaki en büyük sorun nedir?
Bence bu ilişkinin temel harcı ve en önemli konusu güven. Birinci kuşağın yıllarca büyük bir emek ve fedakarlıkla kurduğu bir yapıyı ikinci kuşağa devretmesi psikolojik olarak kolay bir süreç değil; çünkü o şirket onların hayatının ve kimliğinin çok büyük bir parçası. Dolayısıyla zaman zaman kontrolü tamamen bırakmakta zorlanmalarını çok doğal karşılıyorum.
Ancak bu noktada, ikinci kuşağın verdiği kararların sonuçlarını bizzat deneyimlemesine alan açmak gerekiyor. Gerçek liderlik kasları ve yönetsel tecrübe tam olarak bu alanda kazanılıyor. İşin doğasında düşe kalka öğrenmek, hata yapmak ve o hatanın sorumluluğunu alarak süreci bizzat düzeltmek var. Ben de kendi yolculuğumda zaman zaman hatalar yaptım. Fakat bugün geriye dönüp baktığımda, beni yönetsel olarak en çok olgunlaştıran ve geliştiren şeylerin, o hatalardan çıkardığım dersler olduğunu görüyorum. Önemli olan tek şey, aynı hatayı tekrar etmeyecek kurumsal hafızayı oluşturabilmek.
Tabii bu süreçte ikinci kuşağın da kendi vizyonuna ve kararlarına güvenmesi gerekiyor. Özellikle bugünün hızla değişen dünyasında cesaret en kritik unsur. Çok okumak, sürekli araştırmak ve birinci kuşağın paha biçilemez deneyiminden rehber olarak faydalanmak şart. Ancak günün sonunda karar vermekten ve o kararın arkasında durmaktan korkmamalıyız. Çünkü kurumu yarının dünyasına taşıyacak olan, o sorumluluğu alarak vereceğimiz vizyoner kararlar olacaktır.
Soru: Genç bir kadın olarak sanayide çalışmak nasıl bir deneyim?
Sanayide genç bir kadın lider olarak var olmak, her şeyden önce sahada güçlü bir yetkinlik ve duruş sergilemeyi gerektiriyor. Üretimin tam merkezinde, yıllarını bu işe vermiş bir ustaya yön vermek istediğinizde, o sözün ağırlığının kabul görmesi için öncelikle işe ne kadar hakim olduğunuzu göstermeniz gerekiyor. Ben de bu deneyimi bizzat yaşayarak, mutfağına inerek öğrendim. Yeri geldiğinde makineyi parçalayıp geri toplayarak, yeri geldiğinde bir operasyonun nasıl daha verimli yapılabileceğini somut olarak göstererek o bağı kurdum. Siz işin pratiğine ve mantığına hakim olduğunuzda, insanların size olan bakış açısı da kendiliğinden evriliyor.
Zaman zaman “Erkek olsaydım bu süreçlerden geçer miydim?” diye sorduğum anlar elbette oldu. Ne yazık ki sanayinin geleneksel yapısında “Kadınsa yapamaz” zihniyetinin gölgeleriyle hâlâ karşılaşabiliyoruz. Hatta bana bir keresinde, sanki bir şirketi yönetebilmenin ön koşuluymuş gibi, “Hiç erkek kardeşiniz yok mu?” sorusu yöneltilmişti. Oysa liderliğin ve vizyonun hiçbir şekilde cinsiyeti yok. İşini iyi bilen, sorumluluk alabilen ve liyakat sahibi olan her insan bir kurumu başarıyla yönetebilir. Ben bu yapıya bir makine mühendisi olarak dahil oldum; işimi profesyonelce yapıyorum ve her gün yeni bir şey öğrenmeye devam ediyorum.
Kadınların sanayide var olabilmesi için sürekli kendilerini kanıtlama baskısı hissetmemeleri gerektiğine inansam da, gerçek şu ki zaman zaman bu süreçlerden geçmek durumunda kalıyorsunuz. Ancak o eşik aşıldıktan sonra, algılar tamamen değişiyor. İnsanlar artık size “patronun kızı” olarak değil, doğrudan yetkinliğinizle Nazlı olarak bakmaya başlıyor. Benim için bu yolculuktaki asıl başarı da bu oldu: Bir soyadının gölgesinde kalmadan, kendi emeğim, bilgim ve duruşumla hak edilmiş bir saygı görmek.
Soru: İkinci kuşak olmanın avantajları neler?
İkinci kuşak olmanın en büyük ayrıcalığı, şüphesiz ki yıllar içinde inşa edilmiş güçlü bir itibarın ve güvenin üzerine gelmeniz. Birinci kuşak bu yapıyı sıfırdan kurarken çok büyük bedeller ödüyor; siz ise hazır bir sistemin, oturmuş bir müşteri ağının ve yaratılmış bir kredibilitenin içerisine dahil oluyorsunuz. Tabii bu konfor, beraberinde çok ciddi bir sorumluluk da getiriyor. Hazır bulduğunuz bu mirası sadece tüketmek değil, onun değerini bilmek ve üzerine yeni tuğlalar koyarak büyütmek zorundasınız. Maddi olarak getirdiği avantajlar bir yana, zaman ve özgürlük yönetimi açısından oldukça zorlayıcı bir süreç. Çünkü şirket, profesyonel iş hayatınızın sınırlarını aşarak doğrudan yaşamınızın kendisi haline geliyor.
Açıkçası, geçmişte kendi adıma çok daha farklı bir kariyer yolculuğu hayal etmiştim. Aile dinamikleri ve çevresel beklentiler beni bu yöne, sanayinin merkezine yönlendirdi. Bugün geriye dönüp baktığımda “Keşke farklı bir alanda ilerleseydim” dediğim anlar elbette oldu. Ancak bugünkü Nazlı’ya ve bulunduğum noktaya baktığımda, bu rolün bana paha biçilemez bir vizyon kattığını da görüyorum. Burada sadece bir şirketi yönetmeyi değil; insan psikolojisini anlamayı, krizleri soğukkanlılıkla göğüslemeyi ve aldığım kararların sorumluluğunu taşımayı öğrendim. Yani bu süreç beni yönetsel olarak olduğu kadar kişisel olarak da çok büyüttü.
Günün sonunda, ikinci kuşak olarak başarılı bir grafik çizmek çok değerli; fakat kendi bireysel alanınızı ve hayatınızı koruyabilmek de bir o kadar kritik. Şirket, varlığınızın tamamını ele geçirmemeli. İnsan, kurumsal kimliğinin ötesinde kendi hayallerini, özgün benliğini ve kendi hayat ritmini mutlaka muhafaza edebilmeli.
Soru: Birinci ve ikinci kuşak arasındaki en önemli fark nedir?
Bence bu iki jenerasyon arasındaki en belirgin ayrım vizyonda ve piyasayı okuma biçiminde ortaya çıkıyor. Birinci kuşak, doğası gereği şirketi yoktan var etmeye, onu ayakta tutmaya ve hacimsel olarak büyütmeye odaklanıyor. İkinci kuşak ise hızla değişen küresel dinamikleri, teknolojiyi ve dönüşen tüketici alışkanlıklarını çok daha farklı bir perspektifle analiz edebiliyor. Bizim piyasaya bakışımız daha analitik ve stratejik.
Örneğin, fabrikada ayda 100 ton üretim yapıyorsunuz ve bir noktadan sonra artan maliyetlerle karşılaşıyorsunuz. Geleneksel anlayış bu düğümü “Daha çok üretirsem daha çok kazanırım” formülüyle çözmeye çalışır. Oysa bugünün ticaret dünyasında soru tamamen değişti: “Daha az üreterek nasıl daha yüksek bir karlılık ve değer yaratabilirim?” İşte bu sorunun cevabı; ürünü özelleştirmekten, niş alanlara yönelmekten ve katma değer üretmekten geçiyor. Genç kuşağın getirdiği temel fark tam olarak burada devreye giriyor. Biz sadece üretim miktarına ve tonajlara değil; ürünün niteliğine, müşterinin derinleşen ihtiyaçlarına, dijitalleşmeye ve pazarın gelecekte evrileceği yöne odaklanıyoruz.
Tabii ki bu vizyoner bakışı kurgularken, birinci kuşağın yıllar içinde biriktirdiği paha biçilemez saha deneyimini asla göz ardı edemeyiz. Çünkü tek başına vizyon havada kalabileceği gibi, tek başına deneyim de hantallaşabilir. Önemli olan bu iki gücü çarpıştırıp çatıştırmak değil; birinci kuşağın köklü deneyimi ile ikinci kuşağın yenilikçi vizyonunu organik bir şekilde bir araya getirip çok daha güçlü, sürdürülebilir bir kurumsal yapı inşa etmektir.
Soru: İkinci kuşaklar arasında bir dayanışma ağı kurulabilir mi?
Bence böyle bir ekosistemin kurulması sadece bir alternatif değil, modern iş dünyasında mutlak bir gereklilik. Yaklaşık on yıldır sanayinin ve bu operasyonların içerisindeyim; fakat dönüp baktığımda ikinci kuşak liderlerden yeterince insanla temas kuramadığımızı fark ediyorum. Oysa tamamen aynı süreçlerden geçen, benzer sorumlulukları göğüsleyen insanların bir araya gelerek birbirlerinin yolculuğuna çok büyük değer katabileceğine inanıyorum.
Çünkü ölçeğimiz ya da sektörümüz ne olursa olsun, yaşadığımız temel dinamikler ve yönetimsel sınavlar aslında birbirine çok benziyor. Birinci kuşakla yürütülen o hassas iletişim dengesi, kurumsal sorumluluğu devralma süreçleri, kendi özgür kararlarını verebilme olgunluğu ve en önemlisi; şirketi geleceğe dönüştürürken geçmişin mirasına olan saygıyı koruyabilmek… Bunların hepsi bizim ortak meselelerimiz. Bu doğrultuda öncelikle birbirimizi daha yakından tanıyarak, kurumsal bir güven zemini oluşturmamız gerektiği kanaatindeyim. Güven kültürü inşa edildiğinde, bilgi, strateji ve deneyim paylaşımı da kendiliğinden çok daha akışkan hale gelecektir.
Günün sonunda, ikinci kuşak liderlerin birbirlerini birer rakip olarak değil; bu dönüşüm yolculuğunda birbirine omuz verebilecek, vizyon ortağı olabilecek yol arkadaşları olarak görmesi gerekiyor. Ortak akıl, bizi bireysel başarılardan çok daha öteye, kolektif bir sektörel güce taşıyacaktır.
Soru: Genç kuşaklara ne söylemek istersiniz?
Bugün yapay zekaya bir komut veriyorsunuz ve saniyeler içerisinde önünüze devasa bir bilgi havuzu seriliyor. Ancak ne kadar gelişmiş olursa olsun hiçbir teknoloji, yaşanmış bir olayın getirdiği o benzersiz insani deneyimi size sunamaz. Bir sözleşmenin teknik olarak nasıl hazırlanacağını herhangi bir dijital araçtan öğrenebilirsiniz. Fakat yıllar önce o masada yaşanmış hukuki veya ticari bir krizin şirkete neye mal olduğunu, hangi stratejik hatanın nerede yapıldığını onu bizzat yaşayan liderden dinlemek bambaşka bir okul. Bu nedenle kuşaklararası deneyim aktarımını iş dünyasının en kıymetli hazinesi olarak görüyorum.
Bizim kuşağımızın en büyük gücü bilgiye ve teknolojiye refleks hızında ulaşabilmek; birinci kuşağın en büyük gücü ise paha biçilemez bir yaşanmışlık. Gerçek başarı, bu iki gücü birbiriyle yarıştırmak değil, akıllıca harmanlayıp sinerji yaratabilmekte saklı. Birinci kuşak bize yalnızca finansal bir yapı ya da fabrika bırakmıyor; yılların emeğini, adını, saygınlığını ve itibarını devrediyor. İkinci nesil olmak ise asla hazır bir konfor alanını miras almak anlamına gelmiyor. Aksine, o mirasın sorumluluğunu omuzlayıp üzerine kendi emeğinizi, güncel vizyonunuzu ve yönetsel cesaretinizi koyarak yapıyı çok daha ileriye taşımak demek.
Çünkü gerçek miras; bir kuşaktan diğerine olduğu gibi aktarılan hantal bir varlık değil, her kuşakta entelektüel ve vizyoner dokunuşlarla yeniden büyütülen canlı bir değerdir.
Sami GÖKÇE
ARTI PLASTİK AMBALAJ SANAYİ / Handan YORULMAZ – Nazlı YORULMAZ Devamını Oku »
