Sayı 28

kapak 28
İçindekiler
İkmal Teknik

BAŞYAZI

Suat HİSARCIKLILAR OSİAD Önceki Dönem Başkanlarından(1994-1996)

openclipart vectors pdf 155498   

OSİAD’IN 35. YILINDA ÜRETİM VE SANAYİNİN GELECEĞİ

Değerli OSİAD Üyeleri,

Derneğimizin kuruluşunun 35. yılını geride bırakmanın gururunu yaşıyoruz.

Kuruluşumuzdan bugüne kadar OSİAD üyelerine ve OSTİM’e hizmet eden değerli başkanlarımıza, yönetim kurulu üyelerimize ve her zaman yanımızda olarak desteklerini esirgemeyen kıymetli üyelerimize teşekkür ediyorum. Bu 35 yıllık süreç içerisinde aramızdan ayrılan yönetim kurulu üyelerimizi ve OSİAD üyelerimizi de rahmetle anıyorum.

suat hisatcıklılar

Bugün bayrağın yeni kuşaklara devredildiğini ve aktif, dinamik, teknolojik gelişmeleri yakından takip eden yeni yönetimimizin önemli çalışmalara imza attığını memnuniyetle görüyoruz. Temennimiz, devraldıkları bu bayrağı her zaman daha ileriye taşımalarıdır.

Bir sivil toplum kuruluşunun 35 yıl boyunca sanayicinin sorunlarını gündeme taşıması, bunları ilgili ve yetkili mercilere aktarması, OSİAD üyeleri ve OSTİM sanayisi açısından önemli bir kazanımdır. OSTİM, ülkemiz sanayisi açısından adeta bir pilot bölge ve kuluçka merkezi niteliğindedir. Bugün organize sanayi bölgelerimizde faaliyet gösteren pek çok firmamızın temellerinin OSTİM’de atılmış olması da bunun en önemli göstergelerinden biridir.

Küresel Gelişmeler ve Ekonomiye Etkileri

Dünya, son yıllarda siyasi ve ekonomik açıdan oldukça zorlu bir dönemden geçmektedir. Pandemiyle başlayan süreç; Rusya-Ukrayna Savaşı, Orta Doğu’da yaşanan çatışmalar ve küresel ölçekte artan siyasi belirsizliklerle devam etmiş, dünya ekonomisi üzerinde ciddi baskılar oluşturmuştur.

Türkiye ekonomisi de doğal olarak bu gelişmelerden etkilenmiştir. Küresel belirsizliklere ülkemizin kendi ekonomik koşulları da eklendiğinde, özellikle üretim yapan kesimler açısından oldukça güç bir tablo ortaya çıkmıştır.

Ekonomide uygulanan sıkılaşma politikalarına rağmen enflasyonun istenilen seviyelere gerilememesi, sanayicimizin karşı karşıya olduğu maliyet baskısının devam etmesine neden olmaktadır.

Döviz kurlarındaki gelişmeler de özellikle ihracatçı firmalarımız açısından önemli bir sorun alanı oluşturmaktadır. Üretim maliyetlerindeki artış ile döviz kuru arasındaki dengenin ihracatçı aleyhine gelişmesi, firmalarımızın dış pazarlardaki rekabet gücünü önemli ölçüde zorlamaktadır.

Bunun yanında işçilik maliyetlerinde yaşanan artış, üretim maliyetlerini yükseltmiş ve sanayicilerimizin uluslararası pazarlarda rekabet etmesini giderek güçleştirmiştir. Özellikle tekstil gibi emek yoğun sektörlerde bazı üreticilerin daha düşük maliyetli ülkelere yönelmesi, üzerinde dikkatle durulması gereken bir gelişmedir.

 

başyazı8

Tüm bu koşullar üretimin sürdürülebilirliği üzerinde baskı oluşturmakta; finansal yükümlülüklerini karşılamakta zorlanan bazı işletmeler faaliyetlerini küçültmekte veya sonlandırmak zorunda kalmaktadır. Bu durum yalnızca firmalar açısından değil, üretim kapasitemiz ve istihdamımız açısından da değerlendirilmesi gereken önemli bir meseledir.

Tüm bu koşullar üretimin sürdürülebilirliği üzerinde baskı oluşturmakta; finansal yükümlülüklerini karşılamakta zorlanan bazı işletmeler faaliyetlerini küçültmekte veya sonlandırmak zorunda kalmaktadır. Bu durum yalnızca firmalar açısından değil, üretim kapasitemiz ve istihdamımız açısından da değerlendirilmesi gereken önemli bir meseledir.

Finansmana Erişim ve Sanayicinin Maliyet Yükü

Para politikalarındaki sıkılaşma sonucunda finansmana erişim sanayicilerimizin karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri hâline gelmiştir. Kredi imkânlarının daralması ve finansman maliyetlerinin yüksek seviyelere ulaşması, özellikle üretim yapan işletmeler açısından ciddi bir yük oluşturmaktadır.

Yüksek faiz oranlarıyla kullanılan kredilerin üretim faaliyetlerinden elde edilen gelirle karşılanması giderek güçleşmektedir. Sanayinin çarklarının sağlıklı biçimde dönebilmesi için üreticinin makul koşullarda finansmana erişebilmesi büyük önem taşımaktadır.

Bir diğer önemli sorun ise nitelikli iş gücüne erişimdir. Özellikle teknik personel ve ara eleman ihtiyacı sanayimizin uzun süredir çözüm bekleyen başlıkları arasındadır. Mesleki ve teknik eğitimin sanayinin ihtiyaçları doğrultusunda güçlendirilmesi, gençlerimizin üretim sektörlerine yönlendirilmesi ve nitelikli iş gücünün çalışma hayatında kalmasını destekleyecek politikaların geliştirilmesi gerekmektedir.

Aynı zamanda genç kuşakların çalışma hayatından beklentilerinin değiştiğini de göz önünde bulundurmalıyız. Gençlerin üretim ve sanayi alanlarına ilgisinin artırılması, yalnızca gençlerimizin değil; ailelerin, eğitim kurumlarının, iş dünyasının ve kamunun birlikte ele alması gereken bir konudur.

Nitelikli ve teknik personel temininde yaşanan güçlükler, sanayi işletmelerini yabancı iş gücüne daha fazla yönelmeye de sevk etmektedir. Bu tablo, ülkemizin mesleki eğitim ve istihdam politikalarının sanayinin ihtiyaçlarıyla daha güçlü biçimde ilişkilendirilmesinin gerekliliğini ortaya koymaktadır.

 

başyazı7

Vergi Yükü ve Üretimin Desteklenmesi

Sanayicilerimizin ve vatandaşlarımızın üzerindeki vergi yükü de üzerinde önemle durulması gereken konulardan biridir. Kamu maliyesinin ihtiyaçları anlaşılmakla birlikte, bütçe dengelerinin sağlanmasına yönelik tedbirlerin üretim yapan kesimler üzerinde aşırı bir maliyet baskısı oluşturmaması gerektiğine inanıyorum.

KDV, emlak vergileri, gelir ve kurumlar vergileri ile ÖTV başta olmak üzere üretimi ve yatırımı doğrudan etkileyen mali yüklerin gözden geçirilmesi ve sanayicinin rekabet gücünü destekleyecek adımların atılması önem taşımaktadır.

Sanayicinin, tüccarın ve esnafın yeterince desteklenmediği bir ekonomik ortamda işletmelerin faaliyetlerini sürdürebilmesi giderek zorlaşmaktadır. Bunun uzun vadeli sonucu ise üretim kapasitesinin zayıflaması ve ekonominin ithalata daha bağımlı hâle gelmesi riski olacaktır.

Bu nedenle ülkemizin ekonomi politikalarının merkezinde her zaman üretim bulunmalıdır. Üretimi göz ardı etmenin ülkemize ekonomik ve sosyal maliyeti ağır olacaktır. Türkiye’nin güçlü bir üretim ekonomisine sahip olması, yalnızca sanayicinin değil, toplumun bütün kesimlerinin ortak menfaatidir.

Koşullar ne kadar zor olursa olsun bu ülke hepimizin. Çalışmak, üretmek ve daha yüksek katma değer yaratmak zorundayız. Bunun için sanayicimizin de kamunun desteğini yanında hissetmesi; yatırımın, üretimin, ihracatın ve istihdamın önünü açacak politikaların güçlendirilmesi gerekmektedir.

Sanayicinin beklentisi ayrıcalık değil; üretimini sürdürebileceği, yatırım yapabileceği ve dünya ile rekabet edebileceği öngörülebilir bir ekonomik ortamdır. Kamu politikalarının da üreticinin önündeki yükleri artırmak yerine üretimin ve yatırımın önünü açacak şekilde şekillenmesi gerektiğine inanıyorum.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sanayi ve üretime verdiği önemi ifade eden anlayışı bugün de yol göstericimiz olmalıdır:

“Her fabrika bir kaledir.”

OSİAD’ın 35 yıllık birikiminin, yeni kuşakların enerjisi ve vizyonuyla daha da ileriye taşınacağına inanıyorum.

Hepinize sağlık, huzur ve başarı diliyor; sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Suat HİSARCIKLILAR

Ostim Sanayici ve İş İnsanları Derneği (OSİAD)

Önceki Dönem Başkanlarından

(1994-1996)

SEKTÖREL GÜNDEM

Yazan: Mert TAŞ- OSİAD Başkan Yardımcısı

openclipart vectors pdf 155498  

YANGINA HAZIR MIYIZ?

Yangın Çıkarsa Ne yapmalıyız?

Her vatandaşın belli bir düzeyde yangın bilgisine sahip olması, olası felaketlerin önüne geçmek ve acil durumlarda doğru hareket edebilmek açısından oldukça önemli, hatta gereklidir.

Çoğu insan için evimiz, iş yerimiz, kullandığımız araç veya toplu taşıma araçları, hayatımızın büyük bir kısmını geçirdiğimiz alanlar olarak öne çıkmaktadır. Bu alanlarla ilgili şu soruların cevabını arayarak oldukça yol kat edebiliriz.

sektörel gündem 28
Mert Taş
mert taş
YANGIN ÇIKARSA NE YAPMALIYIM?

Bu sorunun cevabı yangının durumuna ve çeşidine göre değişiklik gösterse de doğru olanı yapabilmek için mümkün olduğunca sakin kalmak ve bir miktar bilgi sahibi olmak çok önemli. Henüz başlamış, küçük bir yangını söndürmeye çalışmak doğru iken, belli bir seviyeye ulaşmış bir yangını fark ettiğimizde 112’yi arayıp çevremizdekileri uyarmak ve kaçış eylemini gerçekleştirmek daha doğru olacaktır. 

yangın1

Yangın alarm sistemi mevcutsa onu aktif ederek çevremizdekileri uyarmak oldukça faydalı olacaktır. Çoğu binada otomatik yangın algılama cihazları bulunur ve bu cihazlar alarm sistemini tetikler. Buna rağmen alarm sistemini çalıştırmak için manuel butonlar da bulunmalıdır ki bazı durumlarda cihazın algılamasını beklemeden insan eliyle de uyarıyı başlatabilelim.

Yaşadığımız alanlarda yangın algılama ve alarm sistemlerinin olup olmadığını, eğer varsa çalışıp çalışmadığını, çalışıyorsa da rutin kontrollerinin yapılıp yapılmadığını kontrol etmemiz gerekmektedir. Yangın algılama cihazlarının nakliye ve montajı esnasında zarar görmesini engellemek amacıyla üzerlerine takılan turuncu renkli plastik korumalar çoğu zaman sökülmeden unutuluyor. Bunları gördüğümüz yerlerde sökmek, eğer başka bir eksik yoksa, cihazların sağlıklı çalışmasına yardımcı olacaktır.

yangı5

Herhangi bir algılama ve alarm cihazının olmadığı mekânlarda, özellikle de evlerimizde, piyasada bulabileceğimiz pilli cihazlardan alıp uygun noktalara yerleştirmekte fayda vardır. Sıkça vakit geçirdiğimiz alanlarda bu gibi cihazların nerelerde olduğunu önceden bilmek bile bizlere hem zaman kazandıracak hem de doğruyu yapmak konusunda yol gösterecektir.

Lütfen unutmayalım ki yangın, saniyeler içerisinde kontrol edebileceğimizden çok daha büyük bir felakete yol açabilecek son derece tehlikeli bir durumdur. Bu yüzden hızlı karar almak ve doğru eylemi gerçekleştirmek oldukça önemlidir ve ancak önceden hazırlıklı olmamızla mümkündür.

Özetleyecek olursak, yangın söndürebileceğimiz kadar küçükse ve biz de müdahale etme yöntemlerini biliyorsak söndürüyoruz ve konu kapanıyor. Daha büyük durumlarda 112’ye haber veriyor ve çevremizdekileri de uyararak kaçmanın bir yoluna bakıyoruz.

YANGIN ÇIKARSA NASIL SÖNDÜREBİLİRİM?

Öncelikle yaşadığımız alanları bu konuda inceleyelim. Konutlar, ofisler, imalathaneler, depolar, alışveriş merkezleri, hastaneler gibi toplu yaşam alanlarında çoğunlukla yangın söndürme amacıyla sistemler kurulmuş olmalıdır. Bizim bunları bilmemiz ve kontrol etmemiz, olası bir ihtiyaç durumunda çok fayda sağlayacaktır.

Her yangın aynı yöntemlerle söndürülmez. Bazı durumlarda yapacağımız yanlış müdahaleler, söndürmek yerine yangını büyütebilir veya ciddi yaralanmalara, hatta ölümlere yol açabilir.

Yangın Söndürme
Yağmurlama sistemleri (sprinkler sistemleri)
, oldukça yaygın uygulanan, yangın durumunda otomatik devreye giren ve tavandan veya duvardan su püskürten sistemlerdir. Oldukça teknik bir borulama sistemi, vanalar, pompalar ve su depolarından oluşan bu yapının son noktasında bizim de görebileceğimiz yağmurlama nozulları vardır. Bu nozullar çoğunlukla, sistemin çalışmasını engelleyen ve içerisinde ısıyla genleşen sıvı bulunan küçük cam tüpler bulundurur. Bu tüpler belli bir ısıya ulaştığında içerisindeki sıvı genleşerek cam tüpün kırılmasını sağlar ve bu durum sistemin çalışmasını tetikler

1800’lü yılların sonuna doğru Amerika’da keşfedilip geliştirilen bu müthiş sistem, doğru uygulandığı takdirde hâlen günümüzde en etkili söndürme sistemlerinden biri olmaya devam etmektedir. Herhangi bir insan müdahalesine gerek kalmadan yangını algılayan, söndüren ve alarm vererek uyaran tamamen mekanik bir sistem olması oldukça güven vermektedir.

Sisteme entegre test vanaları sayesinde yetkin kişilerin sistemi test etmesi oldukça kolaydır. Bu nedenle yaşadığımız binalarda bu sistem mevcutsa yetkililerce test edilmesini sağlamakta fayda var. Çünkü maalesef uygulamaların büyük çoğunluğu hatalı montajlar dolayısıyla sağlıklı çalışmamaktadır

En azından hepimizin kontrol edebileceği çok basit bir nokta var: Yağmurlama nozullarının ucundaki cam tüplerin nakliye ve montaj esnasında kırılmasını önleyen turuncu renkli koruma plastikleri üzerinde takılı unutuluyor. Bunları gördüğümüz yerde sökerek bir eksiği gidermekte yardımcı olabiliriz.

yangı1

Söndürme sistemlerinden bir diğeri olan yangın dolapları, basit kullanımı ve çok etkili bir su kaynağı olarak yangınla mücadele ürünlerinin başında gelir. Yaşam alanlarımızda bu dolapların konumlarını ezbere bilmemiz, bir gün hayatımızı kurtaracak kritik bir bilgi olabilir.

Hiç değilse her gün kullandığımız evimizde ve iş yerimizde bu ürünlerin yerlerini, çalışır durumda olup olmadıklarını ve içerisinde bulunan hortumların nereye kadar ulaşabildiğini bilmeliyiz. Hemen herkesin kullanabileceği yangın dolaplarının çalışır durumda olduğunu test etmek ise oldukça kolaydır. Vana ve hortum sisteminin bulunduğu bu cihazı uygun bir kova yardımıyla bile açarak test edebilir ve sonrasında vanasını kapatarak çalıştığından emin olabiliriz
Yangın Tüpleri

Yangın tüpleri, neredeyse herkesin aşina olduğu, çok yaygın ve basit kullanımı olan son derece pratik söndürme ekipmanlarıdır. Çoğu yangın dolabının içinde de bulunan bu tüpler, başlangıç seviyesindeki yangınları büyümeden söndürmede oldukça etkilidir.

Toz, köpük, gaz veya sıvı içerikli çeşitleriyle farklı yangınlara da çözüm sunabilen geniş bir yelpazeye sahip olsa da en yaygın kullanılan tozlu tüpler birçok yangında işimizi görecektir.

Bütün sistemlerde olduğu gibi yangın tüplerinde de ürünlerin çalışması ancak düzenli bakımların yapılmasıyla mümkün olmaktadır. Bizim yapabileceğimiz çok basit bir kontrolü sizlerle paylaşmak istiyorum.

Yangın tüpleri, içerisinde söndürücü madde ve sonrasında yaklaşık 12-15 bar basınçlı azot gazı bulundurur. Hava şartları, bulunduğu bölge ve bağlantı parçalarındaki ufak kaçaklar gibi istenmeyen durumlarda basınç kayıpları söz konusu olabilir. Üzerindeki manometre yardımıyla en azından basıncın doğru olup olmadığını gözle kontrol edebiliriz.

baro

Unutmayalım ki yangın tüpleri, içerdikleri basınçlı gazla birlikte dikkat edilmesi gereken; doğru üretim, kullanım ve bakım yapılmadığı takdirde ciddi yaralanmalara sebebiyet verebilecek ürünlerdir.

Yangın söndürmede çok fazla doğru bilinen yanlışların başında mutfak yangınlarıgelmektedir. Mutfakta kullandığımız yağlar çok yüksek sıcaklıklara çıkabilen, yangın bakımından yüksek tehlikeli bir malzemedir. Tavada alev alan kızgın yağın üzerine kesinlikle su dökülmez.

yangın2

Tozlu yangın tüpleri de bu tür yangınlarda çok etkili değildir. Sıvı kimyasal içerikli (F veya K tipi) yangın tüpleri ya da alevin üzerine örtebileceğimiz yangın battaniyesi ile mutfaklarda karşılaşabileceğimiz tava-yağ yangınlarını kontrol altına alabiliriz.

Mutfak davlumbazları ve bacalar yıllar içerisinde yağ dumanlarını bünyesinde biriktirerek çok tehlikeli yanık yağ depoları oluştururlar. Bu yanık yağ depoları basit bir kıvılcımla büyük yangınlara sebep olabilir. Bu nedenle davlumbaz filtrelerinin ve bacaların temizliği yangın riski açısından oldukça önemlidir. Endüstriyel mutfaklarda otomatik davlumbaz söndürme sistemleri kurulsa da konutlarda bu risk göz ardı edilmektedir.

Mikrodalga veya fırın içerisinde oluşabilecek bir yangın durumunda kapağı kesinlikle açmadan, uygun söndürme yöntemiyle müdahale etmemiz gerekir. Lütfen unutmayalım, bir yangınla karşılaştığımızda ilgili cihazın elektrik bağlantısını fişini çekerek veya sigortasını indirerek kesmek çok büyük önem arz etmektedir. Ancak bunu yalnızca güvenli bir şekilde yapılabiliyorsa ve kendimizi tehlikeye atmadan gerçekleştirmeliyiz.

Ülkemizde karşılaştığımız yangınların sebepleri incelendiğinde birinci derece suçlu sigara, ikinci derecede ise her dört yangından birinin suçlusu elektrik bulunmaktadır. Elektrik tesisat projeleri, uygulamaları, kullanılan ekipmanlar ve son kullanıcı ürünlerinin bu istatistik doğrultusunda ne kadar önemli olduğu bir kez daha görülmektedir.

Elektriğin işin içine girdiği durumlarda su kullanmamız ölümcül sonuçlar doğurabileceğinden alternatif olarak tozlu tüpler ya da gazlı (karbondioksit) tüpler kullanmamız gerekir. Toz kullanımında ne kadar netice alınsa da elektriğin atlama riskine karşı mesafemizi korumamız ve sonrasında tozun yaratacağı hasara katlanmamız gerekmektedir. Bu nedenle gazlı tüplerin kullanımı daha uygun olacaktır. Günlük hayatta elektrik kullanımının yoğun olduğu alanlarda karbondioksit tüpleri bulundurarak ve büyük panolarda yine gazlı otomatik söndürme sistemleri entegre ederek riskleri minimize edebiliriz.

yangın3

Araç yangınları hepimizin başına gelebilecek, sık yaşanan olaylardan biridir. Çoğunlukla motor bölümünde meydana gelen yangınlarda aracı park edip kontağı kapattıktan sonra aracın kaputu kesinlikle açılmamalıdır, aksi halde mikrodalga ve fırın örneğinde olduğu gibi içeriye giren hava alevlerin çok hızlı büyümesine yol açacaktır. Araç yangınlarında ilk müdahale düşünülüyorsa, uygun mesafeden ve güvenli bir noktadan yangın tüpü kullanılmalıdır.

Bu esnada araç içerisinde kimse kalmamalı; müdahale sonuç vermiyorsa ısrar edilmeden uzaklaşılmalı ve 112 aranarak durum bildirilmelidir.

Ülkemizde her gün yaklaşık 30 aracın yandığını düşünecek olursak, araçlarımızda bulunan yangın tüplerinin bir zorunluluktan ziyade, olası yangın felaketinde elimizdeki önemli müdahale araçlarından biri olduğunun bilinciyle davranmamızda fayda olacaktır.

YANGIN ÇIKARSA NASIL KAÇABİLİRİM?

Yangın olayı ile karşılaştığımızda söndürmekle kaçmak arasında kalırız ve bu duruma yaşadığımız şok eşlik eder. O an doğru kararı vermemizde bilgi ve tecrübemizin yanı sıra sakin kalıp sağlıklı düşünebilmemiz de etkilidir. Kaçmak ve kendimizi güvenli bir yere ulaştırmak çoğu zaman en doğru yol olabilmektedir. Sağlıklı bir kaçış için önceden düşünülmüş bir planımızın olması ise işleri kolaylaştıracaktır.

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Ut elit tellus, luctus nec ullamcorper mattis, pulvinar dapibus leo.

Önceki adımlarda olduğu gibi yaşadığımız alanları incelemekle başlamalıyız. Evimizde ve iş yerlerimizde yangın kaçış merdivenlerinin olup olmadığına, varsa uygun olup olmadığına bakmalıyız. Hepimizin yapabileceği basit bir uygulama ile en az bir sefer bu yolu kullanmalıyız.

yangın4

Dikkat etmemiz gerekenler; yangın kaçış merdiveninde ve sahanlıklarında yabancı malzemelerin bulunmaması, bu merdivenlere açılan kapıların uygun yangın kapıları olması (panik bar yardımıyla açılan, yangına belli süre dayanıklı, kapı ve pervaz çevresinde hava sızdırmayan özel contaları bulunan) ve bu kapıların açıldıktan sonra kendiliğinden sürekli kapalı konuma geçmesidir.

Yangın esnasında sadece alevlerden değil, aynı zamanda dumandan da kaçarız. Yangın kaçış merdivenleri yangın esnasında alevleri ve dumanları içeri almayacak şekilde ve mümkünse pozitif hava ile basınçlandırılarak duman girişini önlemeye yönelik tasarlanmış olmalıdır.

Yangın durumunda asansörler kesinlikle kullanılmamalıdır. Doğru yönetilmiş bir binada yangın durumunda asansörler otomatik olarak zemin kata gelip kapılarını açarlar ve kullanım dışı olurlar. Kişileri bu çıkışlara yönlendiren ışıklı levhalar, elektrik kesilse de yanarak doğru yönü bulmamıza yardımcı olurlar. Bu sırada duman tahliye kapakları açılır ve bina içerisindeki duman dışarı yönlendirilir. Bu ve benzeri birçok sistem birbiriyle uyum içerisinde devreye girer ve sağlıklı kaçışı mümkün kılar.

yangın55

Bize düşen ise bu kaçış rotasını önceden bilmek ve mümkünse daha önce bu yolu kullanarak güzergâha aşina olmaktır.

Özetleyecek olursak, günlük yaşantımızda en sık karşılaşabileceğimiz durumları ve bizim yapabileceklerimizi paylaşmaya çalıştım. Alacağımız basit önlemler sayesinde yangınların çıkmasını engelleyebileceğimizi unutmayalım. Yangın konusunda bilgilenmenin ve önceden hazırlıklı olmanın, bir gün kendimizin ve sevdiklerimizin hayatını kurtarabileceğini aklımızdan çıkarmayalım.

Güvenli günler dilerim.

Mert TAŞ

OSİAD Başkan Yardımcısı

MALİ PUSULA

Yazan: Hatice ERDOĞAN-Y.Mali Müşavir

openclipart vectors pdf 155498  

CEZADAN ÖNCE UYARI!

Vergi Denetiminde Paradigma Değişiyor

Türkiye’de vergi idaresinin denetim anlayışı, son bir yılda köklü bir dönüşüm geçiriyor: Geriye dönük ceza mekanizmasından, ileriye dönük risk yönetimi mekanizmasına geçiş. Bu değişimin arkasında tek bir proje değil, birbirini tamamlayan bir dijital altyapı, somut performans rakamları ve mükellefe tanınan yeni düzeltme fırsatları var.

Percin 28 10 10
başlıksız 2
hatİce erdoĞan mobİl
Yeni Felsefe: Denetim Öncesi Bilinçlendirme

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, idarenin yaklaşımını “denetim sonrası müdahale yerine denetim öncesi bilinçlendirme” olarak tanımlıyor. Bu, mükellefin bir incelemeye maruz kalmadan önce kendi vergisel risklerini görüp düzeltebilmesi anlamına geliyor. Amaç hem mükellef bilincini artırmak hem de denetim maliyetini azaltmak. Bu felsefenin altını dolduran üç somut araç var: KAŞİF, Bilinç Platformu ve VDK’nin gözetim programları.

KAŞİF, Gelir İdaresi Başkanlığı ve TÜBİTAK iş birliğiyle geliştirilen, vergi denetiminin omurgasını oluşturan bir sistem. Her gün yaklaşık 4 milyon mükellefi otomatik olarak analiz ediyor; 2026’nın ilk altı ayında 621.379 mükellef detaylı incelemeye alınırken, 81 ilde yürütülen saha denetimlerinde 791.082 mükellef doğrudan kontrol edildi. KAŞİF’in çalışma mantığı, tekil beyanname taraması değil — mükellefin parasal hareketlerini, sektör ortalamalarını ve tedarik zincirindeki diğer mükelleflerle ilişkilerini bir arada değerlendiren bir risk modeli.

Bilinç Platformu ise Vergi Denetim Kurulu’nun bu yıl devreye alacağı, mükelleflerin kendi risk profillerini denetim sürecine girmeden görebilmesini sağlayacak yeni bir dijital hizmet. Platform, 2024’te geliştirilen Büyük Kayıt Dışılık Çerçevesi’ni de bünyesine entegre edecek. Sanayici açısından bu hem bir fırsat hem bir sorumluluk: fırsat yönü, işletmelerin incelemeye girmeden risklerini düzeltebilmesi; sorumluluk yönü ise platform aktif olduğunda “riskimi bilmiyordum” savunmasının pratikte zayıflayacak olması.

mali pusula2
mali pusula2
Rakamlarla Dönüşüm: VDK’nin Rekor Altı Ayı

Bu felsefenin ne kadar hızlı hayata geçtiğini anlamak için performans tablosuna bakmak yeterli. Vergi Denetim Kurulu, 2026’nın ilk altı ayında yürüttüğü vergi incelemesi, teftiş, gözetim ve fiili envanter faaliyetleriyle 354 milyar TL matrah farkı ve azaltılan zarar ortaya çıkardı — geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 57 artış. Yalnızca vergi müfettişlerinin yürüttüğü incelemelerde tespit edilen matrah farkı ise yüzde 97 arttı; ilk altı ayda 33.455 mükellef incelenirken 101.301 rapor düzenlendi.

Bu tablonun arkasında genel tahsilat performansı da var: 2026’nın ilk altı ayında vergi gelirleri geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 38,7 artışla 6 trilyon 619 milyar 741 milyon TL’ye ulaştı — yıl sonu hedefinin yüzde 47,9’u ilk yarıda gerçekleşmiş oldu. Gelir vergisi tahsilatı tek başına yüzde 54,6 artışla 1 trilyon 785 milyar 288 milyon TL’ye çıktı. Bu artışın bir kısmı enflasyonist matrah büyümesinden, bir kısmı da artan denetim yoğunluğundan kaynaklanıyor — mükelleflerin kendi vergi yükü planlamasında bu iki etkiyi ayırt etmesi gerekiyor.

Mükellefe Tanınan Yeni Düzeltme Fırsatları: SBİMP-III ve İHD

Yeni felsefenin en somut yansıması, mükellefe inceleme öncesi tanınan düzeltme fırsatlarında görülüyor.

VDK’nin Sahte Belge ile Mücadele Gözetim Programı III (SBİMP-III) kapsamında, KURGAN sisteminin ürettiği risk sinyalleri esas alınarak şüpheli işlemlere alıcı sıfatıyla taraf olduğu değerlendirilen 34.315 mükellefe bilgi isteme yazısı gönderildi. Önemli bir nokta: bu risk sinyalleri, tek başına bir işlemin sahte olduğunu gösteren bir tespit niteliği taşımıyor — mükellefe, işlemin gerçekliğini araştırıp gerekirse düzeltme yapması için bir fırsat penceresi açılıyor. Sonuç çarpıcı: mükelleflerin verdiği düzeltme beyannamelerinin yüzde 97,46’sı ihtirazi kayıtsız verildi ve toplam 28,7 milyar TL matrah düzeltildi — bu tutar, VDK’nin 2025’te sahte belge incelemeleri sonucunda tespit ettiği 7,9 milyar TL’lik matrah farkının yaklaşık 3,63 katına ulaşıyor.

Benzer bir mantıkla devreye alınan İncelemeye Hazırlık Dosyası (İHD) uygulaması ise elektronik tebligatla gönderilen “İncelemeye Hazırlık Yazısı” ile başlıyor; mükellef, Dijital Bilgi ve Veri Sistemi (DBVS) üzerinden istenen bilgi ve belgeleri sunuyor. Hazırlık yazısının tebliği resmi incelemenin başladığı anlamına gelmiyor — inceleme ancak “İncelemeye Başlama Bildirimi” ile başlıyor — ancak süresinde ya da eksiksiz cevap verilmemesi halinde VUK 355 kapsamında özel usulsüzlük cezası uygulanabiliyor.

Kısa bir not — izaha davetle karıştırılmasın. Bu süreçler ilk bakışta VUK 370’teki “izaha davet” müessesesine benziyor, ama aynı şey değil. İzaha davet, kanunla tanımlı, belirli bir “ön tespit”ten sonra devreye giren ve izah yetersiz kalırsa sabit yüzde 20 vergi ziyaı cezası doğuran resmi bir süreç. KAŞİF, Bilinç Platformu ve SBİMP-III/İHD ise bu ön tespit oluşmadan, çok daha erken ve geniş çaplı bir tarama ile mükellefi uyarıyor; nitekim SBİMP-III’te düzeltmelerin yüzde 97,46’sı ihtirazi kayıtsız ve daha düşük maliyetle tamamlandı — izaha davetin sabit ceza yüküne kıyasla mükellef lehine daha esnek bir sonuç.

mali pusula4
Mükellef Cephesinden Bakış: Tedirginlik mi, Fırsat mı?

Bu dönüşüm, mükellef ve meslek camiasında tek sesli bir tepkiyle karşılanmıyor. Bir kesim, yoğunlaşan dijital denetimin özellikle küçük ölçekli mükellefleri orantısız biçimde hedef aldığı yönünde bir eleştiri dile getiriyor. Ancak 2025 yılı denetim sonuçlarına bakıldığında bu eleştiriyle çelişen bir tablo çıkıyor. Ortaya çıkan yüksek matrah farkının büyük bölümü, denetimin aslında risk odaklı ve ölçek bazlı yürütüldüğünü, yani küçük mükellefi değil riskli ve yüksek hacimli işlemleri hedef aldığını gösteriyor.

Meslek camiasında öne çıkan ikinci bir eğilim ise bu süreci, mükellefi tedirgin eden bir tehdit olarak değil, mali disiplini güçlendirme fırsatı olarak çerçeveleme çabası. Bu yaklaşım aslında, doğru hazırlanan bir işletme için bir risk değil, bir avantaja dönüşebilir ve işletme açısından öngörülebilir, riskleri ve tehditleri en aza indirebilir.

En kritik değişim ise mükellef – meslek mensubu ilişkisinin doğasında. Eskiden bu ilişki büyük ölçüde dönemsel işliyordu: Beyanname zamanı geldiğinde belgeler mali müşavire iletilir, beyanname verilir, süreç kapanırdı. Yeni denetim mimarisinde bu modelin yetersiz kaldığı açık. Artık mükelleflerin mali müşavirleri ve YMM’leriyle çok daha sık, şeffaf ve sürekli bir çalışma düzeni kurması gerekiyor — çünkü risk analizi sistemleri yalnızca beyannameye değil, banka hareketlerinden POS tahsilatlarına, ortak hesap ilişkilerinden stok hareketlerine kadar işletmenin tüm finansal hayatına bakıyor. Bugün mali müşavirle paylaşılmayan bir detay, yarın açıklanması güç bir risk alanına dönüşebiliyor.

Bunun pratik anlamı şu: OSİAD üyesi işletmelerin, mali müşavirleriyle ilişkisini yılda birkaç kez değil, ayda bir gözden geçirilen düzenli bir danışmanlık ilişkisine dönüştürmesi artık bir lüks değil, yeni denetim ortamının doğal bir gerekliliği.

SONUÇ OLARAK

Sanayici İçin Ortak Sonuç

KAŞİF’ten Bilinç Platformu’na, VDK’nin rekor performansından SBİMP-III ve İHD’ye kadar anlatılan her başlık, tek bir gerçeği farklı açılardan gösteriyor. Şöyle ki; vergi idaresi artık mükellefi yakalayıp cezalandırmak değil, riskini önceden göstererek gönüllü uyuma yönlendirmek istiyor. Bu, mükellef için hem bir kolaylık hem bir beklenti. Kolaylık, çünkü inceleme sürecine girmeden yapılan düzeltmede vergi ziyaı cezası oranı çok daha düşük kalıyor. Beklenti, çünkü bu fırsatın kullanılabilmesi, işletmenin DBVS üzerinden gelecek bir yazıya hızlı ve eksiksiz cevap verebilecek düzenli bir kayıt ve belge altyapısına sahip olmasına bağlı.

OSİAD üyesi işletmeler için önümüzdeki dönemin en değerli yatırımı, belki de yeni bir teşvikten faydalanmak değil, mevcut muhasebe ve belge düzenini bu yeni denetim mimarisine hazır hale getirmek olacak.

mali pusula7
Mükellefin Alması Gereken Önlemler

Bu dönüşümün pratiğe indirgenmiş hali, işletmenin gündelik kayıt disiplininde başlıyor. YMM uygulamasında sık karşılaşılan aksaklıklardan yola çıkarak, OSİAD üyelerine önerdiğimiz somut adımlar şöyle:

  • Belge – mal hareketi eşleşmesini eksiksiz tutun: Fatura, sevkiyat belgesi (irsaliye) ve varsa sözleşme arasındaki tarih ve tutar tutarlılığı, hem KURGAN gibi risk analiz sistemlerinin hem de fiili envanter denetimlerinin ilk baktığı nokta. Özellikle stok devir hızı düşük veya yüksek hacimli alım-satım yapan işletmelerde bu eşleşmenin düzenli olarak (aylık bazda) iç kontrolden geçirilmesi öneriliyor.
  • DBVS’ye hızlı cevap verebilecek bir sorumlu belirleyin: İncelemeye Hazırlık Dosyası (İHD) süreci elektronik tebligatla işliyor ve süre kısıtlı. İşletme içinde bu tür bildirimleri takip edecek, mali müşavirle koordineli hareket edebilecek bir kişinin (veya sürecin) önceden tanımlanmış olması, VUK 355 kapsamındaki özel usulsüzlük cezası riskini önemli ölçüde azaltıyor.
  • Tedarikçi seçiminde ön durum tespiti yapın: SBİMP-III’ün gösterdiği gibi, riskli işlemlere “alıcı” sıfatıyla taraf olmak bile bilgi isteme yazısına konu olabiliyor. Yeni tedarikçilerle çalışmaya başlamadan önce vergi levhası, mükellefiyet durumu ve mümkünse ticaret sicil kaydının teyit edilmesi, ileride gelebilecek bir düzeltme yazısının önünü kesiyor.
  • Ortalamadan sapan işlemleri kendi içinizde erken tespit edin: KAŞİF’in mantığı sektör ortalamalarına dayalı risk skorlaması olduğu için, işletmenizin kendi geçmiş dönem verileriyle (ciro, kâr marjı, stok devir hızı) kıyaslandığında olağandışı bir sapma varsa, bunun nedenini belgeleyerek hazır bulundurmak — inceleme gelmeden önce — büyük avantaj sağlıyor.
  • Gönüllü düzeltmeyi bir savunma değil, bir strateji olarak görün: SBİMP-III sonuçları gösteriyor ki bilgi isteme yazısı alan mükelleflerin ezici çoğunluğu ihtirazi kayıtsız düzeltme yaparak süreci hızla kapatmayı tercih etti. Bir yazı geldiğinde önce itiraz refleksiyle değil, önce durumu mali müşavirle birlikte değerlendirip doğru stratejiyi (düzeltme mi, itiraz mı) belirleyerek hareket etmek, hem zaman hem maliyet açısından daha isabetli.

Bu beş adım, büyük bir yatırım gerektirmiyor; asıl gerektirdiği şey, işletme içinde mali disiplinin bir kerelik değil, sürekli bir alışkanlık haline getirilmesi.

Mali Pusula, OSİAD üyelerine güncel vergi ve maliye gündemini işletme kararlarına çevirme amacıyla hazırlanmaktadır.

Hatice ERDOĞAN

Yeminli Mali Müşavir

SANAYİCİNİN HUKUK AJANDASI

Av.Emrah Çağrı YENİ-OSİAD Genel Sekreteri

openclipart vectors pdf 155498 

KONKORDATO: ALACAKLI AÇISINDAN BİLİNMESİ GEREKENLER

Konkordato nedir?

Konkordato; borçlarını vadesinde ödeyemeyen veya vadesinde ödeyememe tehlikesi bulunan borçlunun, borçlarını belirli bir plan çerçevesinde ödeyebilmek ve mümkünse faaliyetini sürdürmek amacıyla başvurduğu hukuki yeniden yapılandırma yoludur. Süreç, mahkemenin denetimi altında yürür ve sonunda konkordato projesinin tasdiki gündeme gelir.

Percin 28 14 14 2
emrah Çağrı yeni
emrah Çağrı yeni mobil

Alacaklı bakımından konkordato, yalnızca ‘borçlu icra takibinden kurtuldu’ anlamına gelmez. Alacağın doğru tespit edilmesi, süresinde bildirilmesi, varsa teminatların korunması ve konkordato projesine ilişkin hakların zamanında kullanılması gereken bir süreçtir.

Geçici mühlet ve kesin mühlet nedir?

Mahkeme, konkordato talebiyle birlikte kanunda aranan belgelerin sunulduğunu tespit ederse geçici mühlet kararı verir. Geçici mühlet, konkordatonun başarıya ulaşıp ulaşamayacağının değerlendirildiği ilk koruma dönemidir. Bu aşamada geçici konkordato komiseri görevlendirilir ve borçlunun malvarlığının korunması için gerekli tedbirler alınabilir.

Önemli nokta: Geçici mühlet, kural olarak kesin mühletin sonuçlarını doğurur. Bu nedenle alacaklı açısından mevcut takiplerin durması ve yeni takip başlatılamaması gibi sonuçlar ortaya çıkar; ancak rehinli alacaklar ve kanunda sayılan bazı imtiyazlı alacaklar bakımından istisnalar bulunmaktadır.

Geçici mühlet üç aydır. Bu süre dolmadan, borçlunun veya geçici komiserin talebi üzerine mahkemece en fazla iki ay uzatılabilir; böylece geçici mühletin toplam süresi beş ayı aşamaz.

Kesin mühlet ise kural olarak bir yıldır ve kanundaki şartların bulunması hâlinde en fazla altı ay uzatılabilir. Nihai karar bakımından İİK m. 304/2’de ayrıca sınırlı bir uzatma imkânı düzenlenmiştir.

tablo
Kesin mühletin alacaklılar bakımından sonuçları:

-Mühlet içinde borçlu aleyhine Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanuna göre yapılan takipler de dahil olmak üzere hiçbir takip yapılamaz ve evvelce başlamış takipler durur, ihtiyatî tedbir ve ihtiyatî haciz kararları uygulanmaz, bir takip muamelesi ile kesilebilen zamanaşımı ve hak düşüren müddetler işlemez.

-İİK 206 ncı maddenin birinci sırasında yazılı imtiyazlı alacaklar için haciz yoluyla takip yapılabilir. (Örn: İşçilik alacakları gibi)

-Tasdik edilen konkordato projesi aksine hüküm içermediği takdirde kesin mühlet tarihinden itibaren rehinle temin edilmemiş her türlü alacağa faiz işlemesi durur.

 

2
Alacaklılar toplantısı ve projenin kabulü için gerekli çoğunluk:

Komiser alacaklılar toplantısına başkanlık eder ve borçlunun durumu hakkında bir rapor verir.

Borçlu gerekli açıklamaları yapmak üzere toplantıda hazır bulunmaya mecburdur.

Konkordato projesi;

  1. a) Kaydedilmiş olan alacaklıların ve alacakların yarısını veya
  2. b) Kaydedilmiş olan alacaklıların dörtte birini ve alacakların üçte ikisini,

aşan bir çoğunluk tarafından imza edilmiş ise kabul edilmiş sayılır.

Konkordatonun tasdiki şartları:

Alacaklılar toplantısında verilen oylarla kabul edilen konkordato projesinin tasdiki aşağıdaki şartların gerçekleşmesine bağlıdır:

  • a) Adi konkordatoda teklif edilen tutarın, borçlunun iflâsı hâlinde alacaklıların eline geçebilecek muhtemel miktardan fazla olacağının anlaşılması; malvarlığının terki suretiyle konkordatoda paraya çevirme hâlinde elde edilen hasılat veya üçüncü kişi tarafından teklif edilen tutarın iflâs yoluyla tasfiye hâlinde elde edilebilecek bedelden fazla olacağının anlaşılması.
  • b) Teklif edilen tutarın borçlunun kaynakları ile orantılı olması (bu kapsamda mahkeme, borçlunun beklenen haklarının dikkate alınıp alınmayacağını ve alınacaksa ne oranda dikkate alınacağını da takdir eder).
  • c) Konkordato projesinin İİK 302 nci maddede öngörülen çoğunlukla kabul edilmiş bulunması.
  • d) İİK 206 ncı maddenin birinci sırasındaki imtiyazlı alacaklıların alacaklarının tam olarak ödenmesinin ve mühlet içinde komiserin izniyle akdedilmiş borçların ifasının, alacaklı bundan açıkça vazgeçmedikçe yeterli teminata bağlanmış olması
  • e) Konkordatonun tasdikinin gerektirdiği yargılama giderleri ile konkordatonun tasdiki durumunda alacaklılara ödenmesi kararlaştırılan para üzerinden alınması gereken harcın, tasdik kararından önce, borçlu tarafından mahkeme veznesine depo edilmiş olması.

Mahkeme konkordato projesini yetersiz bulursa kendiliğinden veya talep üzerine gerekli gördüğü düzeltmenin yapılmasını isteyebilir.

Tasdik kararı ve sonrası ne olur?

Tasdik edilen konkordato, projeye dâhil tüm alacaklılar için bağlayıcı hâle gelir. Borçlu, projede kabul edilen koşullarla borçlarını ödeyerek faaliyetini sürdürür. Şayet ödeme yapmazsa doğrudan icra takibi başlatılabilir.

Yazımızın buraya kadarki kısmda konkordato sürecinin başlaması ve tasdiki aşamalarına kısaca değindik. Bundan sonraki kısımda alacaklıların böyle bir süreçle karşılaşması halinde neler yapması gerektiği ve pratikte karşılaşılan sorunlara değineceğiz.

konkordato tasdik karari sonrasi
Konkordato sürecinde alacaklının öncelikle yapması gereken şeyler nelerdir?
  • Öncelikle konkordatonun hangi mahkemede olduğu tespit edilmelidir. Bu dosya uzman birisi tarafından incelenmeli geçici mühlete itiraz edilip edilip edilemeyeceği tespit edilmelidir.
  • Konkordato komiserinin ilanları takip edilmeli 15 gün içerisinde alacak kayıt başvurusunda bulunulmalıdır. Başvuru dilekçesi eksiksiz doldurulmalı ve alacağa dair tüm belgeler, faturalar, sözleşmeler borcun dayanağı dilekçenin ekine eklenmelidir.
  • Borçlunun Kabul/red beyanı takip edilmeli
  • Dosya içerisindeki komiser raporları ve iyileştirme projeleri detaylı takip edilmeli konkordato tasdik süreci ona göre değerlendirilmelidir.
konkordato alacakli adimlari 1920x700
Geçici ve kesin mühletten önce açılmış takiplerin akıbeti ne olur?

Mühletin verilmesi ile beraber mevcut takipler de durur.

Geçici ve kesin mühlet içerisinde icra takibi başlatılabilir mi?

Bu süre içinde borçluya takip açılamaz varsa eski takipler de durur. Ancak bir takım imtiyazlı alacaklar, işçilik, nafaka ya da rehin alacakları gibi takipler açılabilir.

Geçici ve kesin mühletin sözleşmeler bakımından sonuçları nedir?

Sözleşmenin karşı tarafının konkordato projesinden etkilenip etkilenmediğine bakılmaksızın, borçlunun taraf olduğu ve işletmesinin faaliyetinin devamı için önem arz eden sözleşmelerin devamı esastır.

Borçlu, tarafı olduğu ve konkordatonun amacına ulaşmasını engelleyen aşırı külfetli sürekli borç ilişkilerini, komiserin uygun görüşü ve mahkemenin izniyle herhangi bir zamanda sona erecek şekilde feshedebilir.

Bu süreçte alacak kaydı yaptırılmazsa alacak ortadan kalkar mı?

Süresinde alacak talebinde bulunmamak alacağın varlığını ortadan kaldırmaz. Ancak alacağın borçlunun bilançosunda da bulunmaması halinde alacaklılar toplantısında oy kullanılmasını engelleyebilir.

Alacaklılar toplantısına katılınmazsa ya da konkordato projesine olumsuz oy kullanırsa alacak ortadan kalkar mı?

Toplantıya katılmamak alacaklının alacağından vazgeçtiği anlamına gelmez; yasal süresinde usulüne uygun alacak bildirimi yapılmışsa alacak varlığını korur. Konkordato projesi, toplantıya katılanların oylarıyla kabul edilip mahkeme tarafından tasdik edilirse, toplantıya katılmayan ve olumsuz oy kullanan alacaklı da bu karardan tamamen bağlıdır.

 

Geçici ve kesin mühletin teminat mektupları açısından sonuçları nedir?

Teminat mektupları bağımsız garanti niteliğinde olsa da mahkemeler teminat mektuplarının bozdurulmaması yönünde ihtiyati tedbir kararları verebilmektedir.

Geçici ve kesin mühlet sürecinde çek şikayetinde bulunabilir mi?

Karşılıksız çıkan çekin bankaya ibraz tarihi, geçici mühlet tarihinden öncesi ise bu çekler için çek şikayetinde bulunulabilir.

Geçici ve kesin mühlet süresi içinde alacaklara faiz işler mi?

Burada alacağın adi ve rehinli alacak mı olduğuna bakılır.

Adi Alacaklar: Konkordato projesinde aksine bir hüküm yoksa, kesin mühletin verilmesiyle rehinli olmayan alacaklara faiz yürümez.

Rehinli Alacaklar: Rehinle (ipotek veya rehinle) güvence altına alınmış alacaklarda ise mühlet sürecinde faiz işlemeye devam eder; ancak bu faiz, rehinli malın satış bedeliyle sınırlıdır.

 

Geçici ve kesin mühlet süresi içinde müşterek ve müteselsil kefillere icra takibi başlatılır mı?

İcra ve İflas Kanunu gereğince verilen geçici veya kesin mühlet, asıl borçlu için icra takiplerini durdurur ancak kefiller ve müşterek borçlular için bu koruma geçerli değildir. Alacaklı, konkordato süreci devam ederken bile kefile veya müteselsil kefile karşı doğrudan icra takibi başlatabilir veya mevcut takiplere devam edebilir.

Sonuç ve Kanaat

Konkordato süreci, alacaklı açısından yalnızca bir alacağın ne zaman tahsil edileceği meselesi değildir. Alacağın doğru tespit edilmesi, süresi içinde kaydettirilmesi, borçlunun mali durumunun ve konkordato projesinin dikkatle incelenmesi ve alacaklıya tanınan hakların zamanında kullanılması, sürecin sonucunu doğrudan etkileyebilmektedir.

Kanaatimce, konkordato sürecinde alacaklıların en önemli hatası, süreci yalnızca borçlunun yaşadığı bir mali sıkıntı olarak görmek ve “nasıl olsa mahkeme ve komiserlik süreci yürütüyor” düşüncesiyle pasif kalmaktır. Oysa konkordato, alacaklının da aktif biçimde takip etmesi gereken bir süreçtir.

Av. Emrah Çağrı YENİ

OSİAD Genel Sekreteri

e-mail:av.emrahcagriyeni@gmail.com

 

OSİAD AKADEMİ

Atila ÇINAR – OSİAD Akademi Başkanı

openclipart vectors pdf 155498

ATÖLYELERDE PARÇALARIN BOYUTSAL KALİTE KONTROLÜNÜ KİMLER YAPMALI?

OSİAD Akademi bünyesinde ağırlıklı olarak ana sanayi firmaları için parça üreten tedarikçi firmaların teknik elemanlarına eğitimler verilmekte. Bu eğitimlerin temel hedefi tedarikçi firmanın ana sanayiden gelen talebi doğru okumasını, iyi anlamasını ve işini doğru yapmasını sağlamaya yönelik olmakta. Ana sanayinin talebi ise çoğu zaman bir ‘teknik resim’ ve tamamlayıcı bazı dokümanlar (standart, şartname vb.) ile tarif edilmekte. Talepte dile getirilen işin (ürünün) önce anlaşılması, sonra imal edilmesi ve en sonunda da uygunluğunun denetlenmesi (kalite kontrol) imalatçı firmalarımızda yürüyen temel süreçler.

Percin 28 18 18
Atila ÇINAR
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Atila ÇINAR

Mak. Müh.

OSİAD Akademi Başkanı

Akademi’de uzman hocalarımız tarafından bu süreçlerde yer alan, başta mühendisler olmak üzere teknik işgörenlere eğitimler verilmekte, deneyim aktarımları yapılmakta.

Doğal olarak eğitim konularımız arasında imal edilen parçaların kalite kontrolu da önemli bir yer edinmiş durumda. Hem temel atölye ekipmanları (kumpas, mikrometre, mihengir vb.) ile hem de CMM (Koordinat Ölçme Cihazı) vb. ile ölçümlerin nasıl yapılabileceği anlatılmakta. Eğitim alan firma çalışanlarımız da edindikleri bilgiyi işyerlerinde uygulamaya çalışıyorlar.

Ancak, nihai ürünlerimiz ve dolayısı ile parçalarımız karmaşıklaştıkça kalite kontrol işlemleri doğal olarak daha çok zaman almaya ve kontrol maliyetleri toplam maliyet içinde önemli bir yekûn tutmaya başladı. Bu nedenle de olacak, içinde bulunduğumuz zamanda bu konuyla ilgili iki kritik soru ile çok sık karşılaşmaya başladık.

– Parçaların boyutsal ve geometrik muayeneleri yapılırken teknik resimdeki tüm özellikler kontrol edilip raporlanmalı mı?

– Parçaların boyutsal ve geometrik muayenesinden kimler sorumlu olmalı?

Osiad Akademi Kalite Kontrol

Bu yazıda bu iki kritik sorunun yanıtı olabilecek bir yol göstermeye çalışacağım. Ancak önce konuyla ilgili kendi deneyimimden kısaca bahsetmek istiyorum:

1983 yılında bir mühendis olarak ilk iş yerim olan HEMA Dişli Fabrikası’nda çalışmaya başladığımda görev tanımım ‘Kalite Kontrol Metot Mühendisliği’ idi. Beş yıl kadar çalıştığım HEMA Dişli’de, çaylak bir mühendis olarak verilen bu unvanın anlamını ne kadar iyi kavramış olduğumu hatırlamıyorum. Ancak benden beklenenleri yapmak için elimden geleni yaptığımı ve konuyla ilgili çok iyi bir öğrenme süreci geçirdiğimi söylemeliyim.

Aradan 40 yıldan fazla zaman geçti. Sürekli olarak makina parçalarının tasarımının, imalatının ve kontrolunun yapıldığı ortamlarda bulundum, bulunmaya da devam ediyorum. Görev tanımlarım, yaptığım işler değişse de ortam değişmedi. Meslek yaşamım hep teknik resim, bu resimlere uygun olması beklenen makina parçaları ve bu uygunluğun kontrolu için kullanılan araç gerecin arasında geçti.

Bu uzun sayılabilecek sürede tanık olduğum bir durum var: Teknolojideki gelişmelerin sağladığı yeni araçlar (özellikle CAD – CAM – CMM) sayesinde tasarım – imalat – kalite kontrol ve test süreçleri arasındaki kalın sınır çizgileri giderek inceldi neredeyse kalmadı. Buna karşılık tasarımcı – imalatçı – kalite kontrolcü ve montajı yapanların gerçek konumları arasındaki mesafeler arttı, bazı durumlarda araya ülkelerin sınırları girdi.

Osiad Akademi Perçin1

Öte yandan işlerin pek çoğu eskiye göre çok daha acil. Bu nedenle montaj hattına gelen bir parçanın hatalı olduğunun anlaşılmasının maliyeti çok yüksek olabiliyor. Özellikle tasarım, imalat, kalite kontrol ve montaj yapanların fiziksel olarak birbirlerinden uzak, neredeyse farklı şehirlerde hatta ülkelerde olmaları parçalardaki hataların nedenlerinin analiz edilmesini zorlaştırıyor.

Parçaların giderek daha karmaşık ve hassas, işlerin daha acil ve miktarların da çoğu zaman yüksek olduğu zamanlardan geçerken iki faaliyet her zamankinden daha kritik olmaya başladı:

– Tasarımın, bütünleme (montaj) ve parça fonksiyonu göz önüne alınarak yapılması, boyut ve toleransların ayrıca geometrik toleransların gereksinime göre belirlenmesi.

– İmal edilen parçaların boyutsal ve geometrik muayenelerinin uygun ekipman kullanılarak eksiksiz yapılması.

İşte tam burada, parçaların boyutsal ve geometrik muayeneleri söz konusu olduğunda oldukça önemli ve yanıtlanması her zaman kolay olmayan, yazının girişinde dile getirdiğim iki kritik soru ile daha fazla karşılaşmaya başladık:

  1. Soru: Üretilmiş bir parçanın muayenesi (özellikle boyutsal ve geometrik kontrolları) yapılırken teknik resimde olan tüm özellikler kontrol edilip raporlanmalı mı?
  2. Soru: Muayenelerin tümü Kalite Kontrol Birimi tarafından mı yapılmalı? Soru başka türlü sorulacak olursa, bütün boyut ve geometrik özelliklerin kontrolu sorumluluğu Kalite Kontrol Birimi çalışanlarında mı olmalı?

Kuşkusuz bu iki soru bugünün soruları değil. Muhtemelen makina imalatının yapıldığı, sanayi devriminin ilk yıllarından beri sorulan ve yanıtı aranan sorular. Sanırım soruların yanıtı ise yazının başında belirttiğim, genç bir mühendis için yapılan ‘Kalite Kontrol Metot Mühendisliği’ tanımının içinde yer almakta: Ne kontrol edilecek, kim kontrol edecek, hatalı parçaların sorumlusu kim olacak?

Osiad Akademi Perçin2

Bu soruların yanıtları ilk bakışta kolay gibi gözükmekle birlikte, uygulamada her zaman önemli sorunlarla karşılaşılmakta. Bu nedenle bu üç kritik soruya biraz daha yakından bakmakta yarar var.

Ne kontrol edilecek?

Tasarımcı (müşteri) çok doğal olarak imal edilen parçanın tüm boyutsal ve geometrik özelliklerinin teknik resimde belirtilen tolerans aralıkları içinde olmasını bekliyor. Dolayısıyla bir teknik resimde genel ya da özel tolerans verilmiş tüm unsurların işi yapan (tedarikçi) tarafından mutlaka kontrol edilmiş ve doğrulanmış olması şarttır.

Tasarımı yapan taraf (müşteri) haklı olarak teknik resimde belirtilmiş olan tüm boyutsal ve geometrik özelliklerin kontrol edilip doğruluklarından emin olunmasını istiyor. Bu istek gereği çoğu zaman parçaların tüm özellikleri tek tek kontrol edilip raporlanıyor. Ancak bu işlemin maliyetinin çok yüksek olduğu da bir gerçek. 

Bu durumda ikinci soru olan ‘kim kontrol edecek’ sorusu özellikle maliyet optimizasyonu açısından çok kritik hale geliyor.

Kim kontrol edecek?

Kontroller çoğu zaman parçanın imalatı işini yüklenen tedarikçi bünyesindeki Kalite Kontrol Birimi tarafından veya bir üçüncü taraf (Kaynağında Muayene Hizmeti) üzerinden yapılabilir.

Bu durumda parçanın imalatına başlanmadan önce, nasıl bir proses planlaması (parça nasıl, hangi işlem sırası ile yapılacak vb.) yapılıyorsa, benzer şekilde bir kalite planlamasının da yapılması ve hangi özelliklerin işi yapan operatör (imalatçı) tarafından yapılacağının belirlenmesi yoluna gidilebilir. Bu planın da imalatı yapacak kişiye açıkça anlatılıp ihtiyacı olan ekipmanın (genellikle kumpas, GEÇER GEÇMEZ mastar vb. kolay kullanılabilen ekipman) ona verilmesi gerekir.

Osiad Akademi Perçin3
Bu aşamada imalatçının sorumluluğuna verilen özellikler iki kategoriye ayrılabilir:

Birincisi parçanın işlenmek üzere tezgah üzerinde sabitlenmesi için kullanılan unsurların (çoğu zaman parçanın DATUM unsurları) doğruluğunun kontrolu (bağlama yüzeyinin düzlemselliği, dayanma yüzeyinin bağlama yüzeyine dikliği gibi).

İkincisi ise teknik resimde yer alan tüm genel toleranslı (ISO 2768-1m vb. genel tolerans standardı ile kontrol edilen) unsurların (pahlar, yuvarlatmalar dahil) uygun ekipmanla kontrol edilip, kayıt altına alınması. İmalatçı tarafından yapılan kontroller ile ilgili kayıtların müşteriye gönderilmesi zorunluluğu olmamalı ancak bu kayıtlar izlenebilirlik vb. nedenlerle tedarikçi firma tarafından muhafaza edilmelidir.

Bu kontrolleri yapıp kayıt altına almasını istediğimiz bir operatörün, talaşlı imalat ile ilgili önemli bazı temel bilgi ve prensipleri bildiğinden, bunların ona öğretildiğinden emin olunması da ayrıca gereklidir:

Talaşlı imalat işlemlerinde kullanılan, malzeme, makina, kesici takım, parçanın oturmasında, dayanmasında, bağlanmasında kullanılan aparatlar (fikstür) vb. ile ilgili temel gerekler biliniyor ve bu gerekler sürekli gözlenip kontrol ediliyorsa, genel toleranslı boyut ve geometrilerde kolay kolay hata olmamalıdır.

Hatalı parçaların sorumluluğu kimde olacak?

Sözleşmelerde aksi belirtilmediği sürece, bir olumsuzluk durumunda sorumluluk her zaman doğal olarak parçanın imalatı işini yüklenen tarafta olmalıdır. Ortada hatalı üretilmiş bir parça varsa ve bu hata parça müşteriye ulaştıktan sonra, örneğin montaj sırasında ortaya çıkmışsa tedarikçinin hatasını kabul etmekten ve bunun bedelini ödemekten başka çaresi kalmamaktadır. Önceden görülemeyen ve montaj hattına kadar gelip montaj olmadığında fark edilen bir hatanın maliyeti kimi zaman çok yüksek olabiliyor. O halde üretilen bir parçaya tedarikçide, taslak malzemenin testerede kesilmesinden bitmiş parçanın paketlenmesine kadar kimin eli dokunmuşsa herkes yaptığı işten sorumlu olduğunu unutmamalıdır. Kimi durumlarda buna ‘Toplam Kalite Yönetimi’ dendiği de oluyor.

Şu soru akla gelebilir tabi: Peki süreç içerisinde yer alan herkes kalite kontrolden sorumlu olacaksa, ‘Kalite Birimi’ ne yapacak, onun sorumluluğu ne olacak?

Osiad Akademi Perçin4
Kalite Birimi iki şeyi yapmalı:

Birincisi, parçaların montajı doğrudan etkileyecek olan, görece dar toleranslı kritik unsurlarının kontrolunu ve raporlanmasını bizzat üstlenmeli ve parçalarda kritik unsurların doğruluğundan emin olmalı.

İkincisi, kritik olmayan geniş toleranslı unsurların kontrolundan kimlerin sorumlu olduğunu, ilerde bir hata çıktığında geriye dönük olarak izlenebilirliğin nasıl sağlanabileceğini gösteren Kalite Planları’nı yapıp uygulaması.

Tedarikçi işletmelerimiz, her seviyede çalışanına yaptığı işten sorumlu olduğunu ne kadar hissettirebilirse hem kalite kontrol maliyetleri azalacak, hem de müşteriye hatalı parça gitme ihtimali aşağılara çekilecektir.

Atila ÇINAR

Makina Mühendisi

Osiad Akademi Başkanı

2026 OSİAD AKADEMİ EĞİTİM PROGRAMI

whatsapp image 2026 09 24 at 15.25.23 (4)
17 10 2026
whatsapp image 2026 09 24 at 15.25.22
22 10 2026
03 11 2026
12 11 2026
17 11 2026
whatsapp image 2026 09 24 at 15.25.23
whatsapp image 2026 09 24 at 15.25.23 (2)
eğitim 28

AYIN KARİKATÜRÜ

Çizen:Elif SARGIN-Mass Optik

ATÖLYELERDE PARÇALARIN BOYUTSAL KALİTE KONTROLÜNÜ KİMLER YAPMALI?

karikatür 28

ÜYELERDEN HABERLER

Av.Elif ŞAHİN

openclipart vectors pdf 155498

ZAMANSIZ KADINLAR

Av. Elif ŞAHİN

Perçin’in 28.sayısı için hangi üyeyle röportaj yapacağımızı konuşurken Gülşen Hanım, genç ve başarılı bir avukat olan Elif Şahin Uğurlu’nun  geliri sokak hayvanlarına  ve gereksinim sahiplerine verilmek üzere 15 kadınla birlikte bir kitap yazdığını söyledi. Bizim Elif ve Şebnem Hanım da “olur” dercesine bakınca, söyleşi kararı çoktan alınmıştı bile. Eliflerin  (Avukat Elif ve İş insanı Elif Sargın) belirlediği gün ve saatte  OSİAD üyesi Avukat Elif Şahin Uğurlu’nun ofisine gittik söyleşi yapmak üzere.

Percin 28 24 24
sayfa

Sıcak bir karşılama, ardından gelen çay ve kurabiye ikramı ile birlikte aslında söyleşi de başlamıştı.

İlk soru “Bu kadar işin arasında nerden aklınıza geldi kitap yazmak?” oldu.

Bir yoga kursunda, kursa katılanlar konuşurken ortaya atılan fikrin yaklaşık bir yıl tartışılması ve olgunlaştırılması sonucu ortaya çıkmış!

“O gün de öyle oldu.

Aysun Çimenci Hoca, dersin sonunda kadınların arasında dolaşan konuşmaları dinliyordu. Kadın haklarından, hayattan, geçmişten, bugünlerden söz ediliyordu. Herkesin anlatacak bir hikâyesi vardı. Kimi öğretmendi, kimi emekli, kimi hâlâ çalışıyordu. Kimi çocuklarını büyütmüş, kimi torunlarının peşinden koşmuş, kimi yıllarca devlet memurluğu yapmıştı.

Hepsinin ortak bir yanı vardı:

Hayatın içinden geliyorlardı.

Ve hepsi bir şekilde mücadele etmişti.

Bir süre sonra Aysun Hoca’nın aklına bir fikir geldi:

“Kitap yazalım.”

Önce herkes sustu.

Kitap mı?

Kim yazacaktı?

Ne yazılacaktı?

Hangi konuda yazılacaktı?

Hikâye mi olacaktı, deneme mi, masal mı?

Kimse tam olarak bilmiyordu.

Ama bazen bir fikrin gerçekleşmesi için önce onun mümkün olduğuna inanmak gerekmez.

Bazen yalnızca “Neden olmasın?” demek yeterlidir.

İşte böyle başlamış “Zamansız Kadınlar”ın yazılması fikri.

Zamansız Kadınlar
Zamansız Kadınlar Kitap Kapağı

Avukat Elif, hikayesinde her ne kadar nüfusta Raziye olarak bilinse de herkesçe Remziye olarak bilinen anneannesinden ilham almış. Ve yakın zamanda vefat eden anneannesine bu hikayeyi yazmış aslında. Köyde geçen çocukluk günleri…Toprak kokusu…hayatın zorlukları…Kadınların görünmeyen emeği…bir ömrün sessizce başlayıp sessizce sona ermesi… Hikayenin ismi gibi “Sıradan Bir Ölüm.” Yetmiş yıl yaşamak…Çocuk büyütmek…Tarlada çalışmak… Aile kurmak…Sabah kalkıp akşam yeniden eve dönmek…Bütün bunlar da bir başarıydı. Belki de en büyük başarı buydu. Hayatta kalmak.

Zamansız Kadınlar’da Kimi torununa seslenmiş, Kimi kendi hayatından yola çıkmış, kimi deneme, kimi hikâye yazmış. Ve başarmışlar. Birinin ayağına basmadan…birini geride bırakmadan…“Önce benim yazım çıksın.” demeden…kıskançlıkla değil, dayanışmayla.. Kitabın kapağındaki çark da bu yüzden yalnızca bir resim değil bir fikrin sembolü.

Ciddi bir sorun haline gelen sokakta yaşayan patili dostlarla insan ilişkileri bu kitabın da ortaya çıkmasına sebep olan temel sebeplerden. Hayvanların toplanması…Barınaklar…Sahiplendirme…Kısırlaştırma…Sokağa terk edilen hayvanlar…Ve insanın doğaya müdahalesi.  Söyleşimiz boyunca bu konulara da değindik.  Zaten kitaptan elde edilen gelirin büyük kısmı ile gönüllü olarak hayvanlara yardım eden sosyal medyada la-patikolar adıyla faaliyet gösteren hayvan gönüllülerine, kendileri baktıkları sokak hayvanlarına,  onkoloji hastanesine vb birçok yere de destek olmuşlar.  Az çok demeden fayda sağlamışlar.

Avut Elif’in söylediği bir cümle, konuşmanın merkezine oturdu:“Bir hayvanı kurtarmak bile yeter.”

r
whatsapp image 2026 09 07 at 18.09.46
whatsapp image 2026 09 07 at 16.35.29e

Konuşmalarımız sırasında çocukluğundan beri sevdiği bir anlatıyı anımsadı Elif. “Denizyıldızı” hikayesinden bahsetti. Kıyıya vuran binlerce denizyıldızı vardı. Bir adam onları tek tek denize atıyordu. Biri ona: “Ne fark eder? Hepsini kurtaramazsın.” demişti. Adam elindeki denizyıldızını denize bırakıp biri bile kurtulsa yeter! Demişti. Bütün dünyayı değiştiremeyeceklerini biliyorlardı. Ama bir köpeği kurtarabilirlerdi. Bir kediyi tedavi ettirebilirlerdi. Bir hayvana yuva bulabilirlerdi. Bir insanın sofrasına yemek koyabilirlerdi. Bir kadına cesaret verebilirlerdi. Bazen bir hayatı değiştirmek için bütün dünyayı değiştirmek gerekmiyordu.

Bir kişiye dokunmak yeterdi.

Konuşmalar ilerledikçe başka bir çelişki de ortaya çıktı. Şehir ve köy hayatı. İnsanlar köyden şehre gelmek istiyordu. Şehirde yaşayanlar ise hafta sonu köye kaçmak, köy kahvaltısı yapmak, doğaya gitmek istiyordu. Köylü şehirli olmak istiyor, şehirli köye dönmek istiyordu. Ne yaman çelişki değil mi?

Şehir insanı da aslında yıllar sonra aradığı huzurun yıllar önce terk ettiği yerde olduğunu fark ediyordu. Belki sorun köyde ya da şehirde değildi. Sorun, insanın elindekinin değerini ancak kaybettikten sonra anlamasıydı.

Kitabın sonunda Merhume Aysun Çimenci Hocanın yazdığı bir şiir vardı. Merhume diyorum çünkü biz bu röportajı yaptıktan kısa süre sonra röportaj düzenlenirken kitabın yazılmasına vesile olan ve hayatı boyunca birçok canlıya iyiliği dokunmuş Aysun hanımın vefat ettiğini öğrendik.  Bu duruma oldukça üzüldük ancak bu röportaj umarız onun da ruhuna dokunur. Anısı diğer öğrencileri tarafından elbette ömür boyu yaşatılacaktır.

Aysun hanım  tam da şiirinde kadınların mücadelesini anlatmıştı. Savaşmaktan, kaybetmekten, acıdan, yeniden ayağa kalkmaktan söz ediyordu.

imza2

Çünkü kadın olmak çoğu zaman yalnızca yaşamak değil, varlığını kabul ettirmek anlamına geliyordu.

Ve belki de kadınların en büyük mücadelesi, birbirlerinin rakibi olmadıklarını anlamalarıydı.

Bir kadın yükseldiğinde başka bir kadının düşmesi gerekmiyordu.

Bir kadın başarılı olduğunda diğerinin başarısız olması gerekmiyordu.

Bir kadın öne çıktığında diğeri geride kalmak zorunda değildi.

Çark bunun için önemliydi.

Çünkü çarkta tek bir dişli yoktu.

Hepsi birlikte dönüyordu.

Ve belki bütün hikâyenin özü tek bir cümlede saklıydı: “Varmak değil, yolda olmak lazım.” Çünkü kitap aslında kadınların vardığı yer değildi. Yola çıkmalarıydı. Bir yoga dersinin sonunda başlayan küçük bir fikir… On beş kadının ellerinde büyüdü. Bir çarka dönüştü. Bir kitaptan başka hayatlara ulaştı. Bir hayvana mama oldu. Bir hastanın ailesine yemek oldu. Bir kadına cesaret oldu. Ve belki bir gün, kitabın son sayfasını kapatan başka bir kadın kendi kendine şu soruyu sordu: “Peki ya benim hikâyem?

Değerli okurlar,

Ya sizin hikayeniz…

Sami GÖKÇE

Gazeteci/OSİAD Basın Danışmanı

 

İKİNCİ KUŞAK PENCERESİ

Handan YORULMAZ-Nazlı YORULMAZ/Artı Plastik Ambalaj

openclipart vectors pdf 155498  

RÖPORTAJ

“İkinci kuşak olmak, hazır bir mirası devralmak değil; inşa edilmiş bir itibarı geleceğe taşımaktır.”

Aile şirketlerinde kuşak değişimi, sadece yönetsel bir el değiştirmenin ötesinde, zamana meydan okuyan köklü değerlerin modern dünya ile yeniden harmanlanma sürecidir.

İkinci kuşak 28
chatgpt image 19 eyl 2026 13 24 34

Bir tarafta tırnaklarla kazınarak kurulan bir geçmişin paha biçilemez deneyimi, diğer tarafta ise yeni dünyanın kodlarını okuyan genç kuşağın vizyonu, eğitimi ve cesareti yer alır. Asıl başarı ise bu iki büyük gücün birbirini çatıştırmadan, ortak bir akılla tamamlayabilmesindedir.

Peki, küresel piyasaların hızla dönüştüğü günümüzde, sanayinin o geleneksel çarkları arasında genç bir kadın lider olarak var olmak nasıl bir deneyimdir?

Hayatın getirdiği ani kırılma noktalarında sorumluluk alarak sahaya inmek, bir soyadının gölgesinde kalmadan, sadece kendi emeği ve yetkinliğiyle saygı görmek nasıl bir liderlik kası gerektirir?

 

Perçin’in bu sayısında, plastik ambalaj sektörünün güçlü oyuncularından Artı Plastik Ambalaj Yönetim Kurulu Başkanı Handan Yorulmaz ve bayrağı devralan kızı Nazlı Yorulmaz ile bir araya geldik. Ortaya yalnızca bir aile şirketinin devir hikayesi değil; emeğin, kurumsal güvenin, teknolojinin, kadınların sanayideki liyakat mücadelesinin ve geleceği inşa eden bir jenerasyonun ilham veren manifestosu çıktı.

 

Handan Yorulmaz

HANDAN YORULMAZ

Soru: İş hayatına girişiniz nasıl oldu?

Çalışma ve üretim kültürüyle tanışmam, çocukluk yıllarıma; babamın narenciye bahçelerinde onun dürüst, çalışkan ve ilkeli iş ahlakını gözlemlediğim o kıymetli döneme dayanıyor. Dolayısıyla emeğin değerine ve işin mutfağına çok küçük yaşlardan itibaren aşinaydım. İlerleyen yıllarda edindiğim ekonomist kimliğim gereği de üretim ve finans dünyası her zaman temel odağım oldu. Profesyonel olarak iş hayatındaki aktif yolculuğum ise 1997 yılında, eşimin küresel pazardaki, özellikle Çin’deki ticari stratejilerine operasyonel olarak ortak olmamla başladı.

Yapı olarak sorumluluk bilinci yüksek ve süreç odaklı biriyim. Bu doğrultuda şirketin mali altyapısını ve operasyonel süreçlerini büyük bir titizlikle yürüttüm. İş hacmimizin büyümesi ve yeni yatırımların hayata geçmesiyle birlikte, üstlendiğim sorumluluk alanları da çok doğal bir gelişim seyriyle genişledi. Çocuklarımızın büyümesiyle birlikte odağımı tamamen kurumsal yapıya verdim; böylece çocukluk yıllarımdan gelen o köklü üretim kültürü, benim için uzun soluklu ve kararlı bir sanayicilik yolculuğuna dönüştü.

Soru: İş hayatında en önem verdiğiniz ilke nedir?

Verilen sözün zamanında ve eksiksiz bir şekilde yerine getirilmesidir. Benim için birine söz vermek, resmi yükümlülüklerin çok ötesinde, ahlaki bir güven bağıdır. Bir konuda taahhütte bulunduysam, hayatın getirdiği engeller ne olursa olsun, o sözün arkasında durmak için elimden gelenin en iyisini yaparım. Bu anlayış yalnızca ticaretle sınırlı değil; hayatın tamamını kapsayan bir itibar felsefesidir. Çünkü özellikle üretim dünyasında çarkların doğru dönmesi, her şeyden önce bu karşılıklı güvene bağlıdır. Zamanlama ve sözünü tutma kararlılığı, bir marka için finansal güçten çok daha kıymetli bir değer yaratır. Günün sonunda kalıcı başarı, yalnızca ulaştığınız iş hacmiyle değil; verdiğiniz her sözün arkasında daima aynı çizgide durabilmenizle ölçülür.

Genç kuşaklara ne söylemek istersiniz?

Birinci kuşak olarak bizim dönemimiz, sıfırdan bir değer üretmek, fırtınalarla mücadele etmek ve ne pahasına olursa olsun yapıyı ayakta tutmakla geçti. Bizim jenerasyonumuz temeli attı; ancak o temelin üzerinde yükselecek geleceği inşa etmek tamamen genç kuşağın vizyonuna bağlı. Bugünün genç liderlerine söylemek istediğim en önemli şey şu: Bizler sizlere sadece işleyen makineler, fabrikalar ya da finansal sermayeler bırakmıyoruz; yılların emeğiyle yoğrulmuş lekesiz bir isim ve güven üzerine kurulu bir itibar devrediyoruz. Bu, maddi her varlığın ötesinde, korunması gereken en kutsal mirastır.

Gençlerin teknolojiye olan refleks hızını, küresel dinamikleri okuma biçimlerini ve işi katma değer odaklı dönüştürme heyecanlarını büyük bir hayranlıkla izliyorum. Onlara tavsiyem; kendi yönetim tarzlarını ve yeni dünya düzenini kurarken, o temeldeki insani değerleri, ahilik kültüründen gelen dürüst ticaret ilkelerini ve paydaş ilişkilerini asla kaybetmemeleridir. Hata yapmaktan korkmasınlar; zira yönetsel olgunluk tam da o hataların sorumluluğunu alarak kazanılır.

Genç kuşak, birinci kuşağın paha biçilemez saha deneyimini bir pranga değil, arkalarındaki en güçlü rüzgar olarak görmeli. Biz bu yapıların gövdesini inşa ettik; onları evrensel dünyaya uçuracak olan ise gençlerin kanatları, cesareti ve özgün vizyonu olacaktır.

nazlı yorulmaz 2

NAZLI YORULMAZ

Soru: İkinci kuşak olarak iş hayatına nasıl başladınız?

İş hayatına, makine mühendisliği bölümünden mezuniyetimin hemen ardından, babamın kurucu ortağı olduğu ve dış cephe temizlik makineleri üreten firmamızda adım attım. Yaklaşık üç yıl süren bu ilk dönem; benim için mühendislik teorisini pratiğe döktüğüm, üretimin ve ticaretin dinamiklerini sahada bizzat deneyimlediğim çok güçlü bir oryantasyon süreci oldu. Buradaki birikimimin ardından, şirketimizin Belçika’da yeni bir yapılanmaya gitmesiyle birlikte ben de kariyerimi Avrupa odağında ilerletmeye karar vermiştim. Tam bu yurt dışı hazırlıklarının ortasındayken, babamın ani vefatıyla hayatımın seyri tamamen değişti.

Kendimi bir anda, çok büyük bir sorumluluğun ve hızla yönetmem gereken kapsamlı bir operasyonun merkezinde buldum. Bir yandan babamı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşarken, diğer yandan kurumsal sürdürülebilirliği sağlamak ve bu devasa çarkı döndürmek zorundaydım. Bu sancılı süreçteki en büyük şansım, ailemizin yıllar içinde kurduğu o köklü ve insani bağlar oldu. Paydaşlarımız ve tedarikçilerimiz bize tam bir güvenle yaklaştı; fabrikadaki ekibimiz ise tüm işleyişi hızla aktararak bu kritik geçiş döneminde adeta bana siper oldu.

O dönem çok net kavradım ki, ben sadece bir şirket değil, asıl olarak köklü bir itibar devralmıştım. Bu, maddi her türlü varlığın çok ötesinde bir değer. Günümüz dünyasında finansal sermaye ile herhangi bir işletme kurabilirsiniz; ancak güveni inşa etmek koca bir ömür ister, hatta bazen bir ömür bile yetmez. İşte benim yolculuğum, bu eşsiz mirası koruma ve geleceğe taşıma sorumluluğuyla başladı.

Soru: Hazır bir düzenin üzerine geldiğinizde ilk yaptığınız şey ne oldu?

Hazır bir düzenin başına geçtiğimde ilk yaptığım şey; mevcut yapının ritmini anlamaya çalışmak ve kendime bir adaptasyon süreci tanımak oldu. Çünkü birinci kuşağın yıllar içerisinde büyük bir özveriyle oluşturduğu bir ekosistem var ve o düzenin altındaki temel felsefeyi tam anlamıyla kavramadan atılacak her adımı eksik buluyorum. Bu yüzden mevcut sistemi tamamen değiştirmek yerine, onun üzerine yeni değerler inşa etmeyi seçtim. Bu derin adaptasyon döneminin ardından, kendi yönetim vizyonuma ve iş yapış biçimime göre revizeler yapmaya başladık.

Bu gelişim yolculuğunda ilk büyük dönüşümü üretim felsefemizde gerçekleştirdik. Eskiden standart ürün üretip yüksek adetlere ulaşmayı hedeflerken, bugün küresel dinamikleri doğru okuyarak daha özel ve katma değerli çözümlere yöneldik. Odak noktamızı sadece üretim yapmaktan çıkarıp, tamamen müşteriyi merkeze alan ve onların ihtiyaçlarına özel değer üreten bir yaklaşıma evrilttik.

Üretimdeki bu esnekliği ve hızı sürdürülebilir kılmak adına, teknolojiyi ve dijitalleşmeyi işimizin işleyişine çok daha organik bir şekilde dahil ettik. Temel amacımız; miras aldığımız bu güçlü yapıyı, günümüz dünyasının gerektirdiği veri odaklı modern yönetim anlayışıyla harmanlamaktı.

Elbette tüm bu teknolojik ve stratejik dönüşümün merkezinde insan var. Bu süreçte müşteri ilişkilerimize ve insan kaynaklarımıza da her zamankinden daha derin bir hassasiyetle yaklaşmaya başladık. Biliyoruz ki sanayide sürdürülebilir başarının en büyük anahtarı insandır. Nitelikli çalışma arkadaşlarını bünyemize katmak kadar, onların potansiyeline değer vermek ve onları bu ekibin kıymetli bir parçası olarak tutabilmek de en az onun kadar büyük bir sorumluluk.

Günün sonunda benim için ikinci kuşağın görevi geçmişi silmek değil; geçmişte doğru yapılanları saygıyla koruyup bugünün şartlarına uyarlamak ve kurumu geleceğe en güçlü şekilde hazırlamaktır.

kapak2

Soru: İkinci kuşaklarla ebeveynleri arasındaki en büyük sorun nedir?

Bence bu ilişkinin temel harcı ve en önemli konusu güven. Birinci kuşağın yıllarca büyük bir emek ve fedakarlıkla kurduğu bir yapıyı ikinci kuşağa devretmesi psikolojik olarak kolay bir süreç değil; çünkü o şirket onların hayatının ve kimliğinin çok büyük bir parçası. Dolayısıyla zaman zaman kontrolü tamamen bırakmakta zorlanmalarını çok doğal karşılıyorum.

Ancak bu noktada, ikinci kuşağın verdiği kararların sonuçlarını bizzat deneyimlemesine alan açmak gerekiyor. Gerçek liderlik kasları ve yönetsel tecrübe tam olarak bu alanda kazanılıyor. İşin doğasında düşe kalka öğrenmek, hata yapmak ve o hatanın sorumluluğunu alarak süreci bizzat düzeltmek var. Ben de kendi yolculuğumda zaman zaman hatalar yaptım. Fakat bugün geriye dönüp baktığımda, beni yönetsel olarak en çok olgunlaştıran ve geliştiren şeylerin, o hatalardan çıkardığım dersler olduğunu görüyorum. Önemli olan tek şey, aynı hatayı tekrar etmeyecek kurumsal hafızayı oluşturabilmek.

Tabii bu süreçte ikinci kuşağın da kendi vizyonuna ve kararlarına güvenmesi gerekiyor. Özellikle bugünün hızla değişen dünyasında cesaret en kritik unsur. Çok okumak, sürekli araştırmak ve birinci kuşağın paha biçilemez deneyiminden rehber olarak faydalanmak şart. Ancak günün sonunda karar vermekten ve o kararın arkasında durmaktan korkmamalıyız. Çünkü kurumu yarının dünyasına taşıyacak olan, o sorumluluğu alarak vereceğimiz vizyoner kararlar olacaktır.

Soru: Genç bir kadın olarak sanayide çalışmak nasıl bir deneyim?

Sanayide genç bir kadın lider olarak var olmak, her şeyden önce sahada güçlü bir yetkinlik ve duruş sergilemeyi gerektiriyor. Üretimin tam merkezinde, yıllarını bu işe vermiş bir ustaya yön vermek istediğinizde, o sözün ağırlığının kabul görmesi için öncelikle işe ne kadar hakim olduğunuzu göstermeniz gerekiyor. Ben de bu deneyimi bizzat yaşayarak, mutfağına inerek öğrendim. Yeri geldiğinde makineyi parçalayıp geri toplayarak, yeri geldiğinde bir operasyonun nasıl daha verimli yapılabileceğini somut olarak göstererek o bağı kurdum. Siz işin pratiğine ve mantığına hakim olduğunuzda, insanların size olan bakış açısı da kendiliğinden evriliyor.

Zaman zaman “Erkek olsaydım bu süreçlerden geçer miydim?” diye sorduğum anlar elbette oldu. Ne yazık ki sanayinin geleneksel yapısında “Kadınsa yapamaz” zihniyetinin gölgeleriyle hâlâ karşılaşabiliyoruz. Hatta bana bir keresinde, sanki bir şirketi yönetebilmenin ön koşuluymuş gibi, “Hiç erkek kardeşiniz yok mu?” sorusu yöneltilmişti. Oysa liderliğin ve vizyonun hiçbir şekilde cinsiyeti yok. İşini iyi bilen, sorumluluk alabilen ve liyakat sahibi olan her insan bir kurumu başarıyla yönetebilir. Ben bu yapıya bir makine mühendisi olarak dahil oldum; işimi profesyonelce yapıyorum ve her gün yeni bir şey öğrenmeye devam ediyorum.

Kadınların sanayide var olabilmesi için sürekli kendilerini kanıtlama baskısı hissetmemeleri gerektiğine inansam da, gerçek şu ki zaman zaman bu süreçlerden geçmek durumunda kalıyorsunuz. Ancak o eşik aşıldıktan sonra, algılar tamamen değişiyor. İnsanlar artık size “patronun kızı” olarak değil, doğrudan yetkinliğinizle Nazlı olarak bakmaya başlıyor. Benim için bu yolculuktaki asıl başarı da bu oldu: Bir soyadının gölgesinde kalmadan, kendi emeğim, bilgim ve duruşumla hak edilmiş bir saygı görmek.

artı plastik

Soru: İkinci kuşak olmanın avantajları neler?

İkinci kuşak olmanın en büyük ayrıcalığı, şüphesiz ki yıllar içinde inşa edilmiş güçlü bir itibarın ve güvenin üzerine gelmeniz. Birinci kuşak bu yapıyı sıfırdan kurarken çok büyük bedeller ödüyor; siz ise hazır bir sistemin, oturmuş bir müşteri ağının ve yaratılmış bir kredibilitenin içerisine dahil oluyorsunuz. Tabii bu konfor, beraberinde çok ciddi bir sorumluluk da getiriyor. Hazır bulduğunuz bu mirası sadece tüketmek değil, onun değerini bilmek ve üzerine yeni tuğlalar koyarak büyütmek zorundasınız. Maddi olarak getirdiği avantajlar bir yana, zaman ve özgürlük yönetimi açısından oldukça zorlayıcı bir süreç. Çünkü şirket, profesyonel iş hayatınızın sınırlarını aşarak doğrudan yaşamınızın kendisi haline geliyor.

Açıkçası, geçmişte kendi adıma çok daha farklı bir kariyer yolculuğu hayal etmiştim. Aile dinamikleri ve çevresel beklentiler beni bu yöne, sanayinin merkezine yönlendirdi. Bugün geriye dönüp baktığımda “Keşke farklı bir alanda ilerleseydim” dediğim anlar elbette oldu. Ancak bugünkü Nazlı’ya ve bulunduğum noktaya baktığımda, bu rolün bana paha biçilemez bir vizyon kattığını da görüyorum. Burada sadece bir şirketi yönetmeyi değil; insan psikolojisini anlamayı, krizleri soğukkanlılıkla göğüslemeyi ve aldığım kararların sorumluluğunu taşımayı öğrendim. Yani bu süreç beni yönetsel olarak olduğu kadar kişisel olarak da çok büyüttü.

Günün sonunda, ikinci kuşak olarak başarılı bir grafik çizmek çok değerli; fakat kendi bireysel alanınızı ve hayatınızı koruyabilmek de bir o kadar kritik. Şirket, varlığınızın tamamını ele geçirmemeli. İnsan, kurumsal kimliğinin ötesinde kendi hayallerini, özgün benliğini ve kendi hayat ritmini mutlaka muhafaza edebilmeli.

Soru: Birinci ve ikinci kuşak arasındaki en önemli fark nedir?

Bence bu iki jenerasyon arasındaki en belirgin ayrım vizyonda ve piyasayı okuma biçiminde ortaya çıkıyor. Birinci kuşak, doğası gereği şirketi yoktan var etmeye, onu ayakta tutmaya ve hacimsel olarak büyütmeye odaklanıyor. İkinci kuşak ise hızla değişen küresel dinamikleri, teknolojiyi ve dönüşen tüketici alışkanlıklarını çok daha farklı bir perspektifle analiz edebiliyor. Bizim piyasaya bakışımız daha analitik ve stratejik.

Örneğin, fabrikada ayda 100 ton üretim yapıyorsunuz ve bir noktadan sonra artan maliyetlerle karşılaşıyorsunuz. Geleneksel anlayış bu düğümü “Daha çok üretirsem daha çok kazanırım” formülüyle çözmeye çalışır. Oysa bugünün ticaret dünyasında soru tamamen değişti: “Daha az üreterek nasıl daha yüksek bir karlılık ve değer yaratabilirim?” İşte bu sorunun cevabı; ürünü özelleştirmekten, niş alanlara yönelmekten ve katma değer üretmekten geçiyor. Genç kuşağın getirdiği temel fark tam olarak burada devreye giriyor. Biz sadece üretim miktarına ve tonajlara değil; ürünün niteliğine, müşterinin derinleşen ihtiyaçlarına, dijitalleşmeye ve pazarın gelecekte evrileceği yöne odaklanıyoruz.

Tabii ki bu vizyoner bakışı kurgularken, birinci kuşağın yıllar içinde biriktirdiği paha biçilemez saha deneyimini asla göz ardı edemeyiz. Çünkü tek başına vizyon havada kalabileceği gibi, tek başına deneyim de hantallaşabilir. Önemli olan bu iki gücü çarpıştırıp çatıştırmak değil; birinci kuşağın köklü deneyimi ile ikinci kuşağın yenilikçi vizyonunu organik bir şekilde bir araya getirip çok daha güçlü, sürdürülebilir bir kurumsal yapı inşa etmektir.

handan yorulmaz, nazlı yorulmaz

Soru: İkinci kuşaklar arasında bir dayanışma ağı kurulabilir mi?

Bence böyle bir ekosistemin kurulması sadece bir alternatif değil, modern iş dünyasında mutlak bir gereklilik. Yaklaşık on yıldır sanayinin ve bu operasyonların içerisindeyim; fakat dönüp baktığımda ikinci kuşak liderlerden yeterince insanla temas kuramadığımızı fark ediyorum. Oysa tamamen aynı süreçlerden geçen, benzer sorumlulukları göğüsleyen insanların bir araya gelerek birbirlerinin yolculuğuna çok büyük değer katabileceğine inanıyorum.

Çünkü ölçeğimiz ya da sektörümüz ne olursa olsun, yaşadığımız temel dinamikler ve yönetimsel sınavlar aslında birbirine çok benziyor. Birinci kuşakla yürütülen o hassas iletişim dengesi, kurumsal sorumluluğu devralma süreçleri, kendi özgür kararlarını verebilme olgunluğu ve en önemlisi; şirketi geleceğe dönüştürürken geçmişin mirasına olan saygıyı koruyabilmek… Bunların hepsi bizim ortak meselelerimiz. Bu doğrultuda öncelikle birbirimizi daha yakından tanıyarak, kurumsal bir güven zemini oluşturmamız gerektiği kanaatindeyim. Güven kültürü inşa edildiğinde, bilgi, strateji ve deneyim paylaşımı da kendiliğinden çok daha akışkan hale gelecektir.

Günün sonunda, ikinci kuşak liderlerin birbirlerini birer rakip olarak değil; bu dönüşüm yolculuğunda birbirine omuz verebilecek, vizyon ortağı olabilecek yol arkadaşları olarak görmesi gerekiyor. Ortak akıl, bizi bireysel başarılardan çok daha öteye, kolektif bir sektörel güce taşıyacaktır.

Soru: Genç kuşaklara ne söylemek istersiniz?

Bugün yapay zekaya bir komut veriyorsunuz ve saniyeler içerisinde önünüze devasa bir bilgi havuzu seriliyor. Ancak ne kadar gelişmiş olursa olsun hiçbir teknoloji, yaşanmış bir olayın getirdiği o benzersiz insani deneyimi size sunamaz. Bir sözleşmenin teknik olarak nasıl hazırlanacağını herhangi bir dijital araçtan öğrenebilirsiniz. Fakat yıllar önce o masada yaşanmış hukuki veya ticari bir krizin şirkete neye mal olduğunu, hangi stratejik hatanın nerede yapıldığını onu bizzat yaşayan liderden dinlemek bambaşka bir okul. Bu nedenle kuşaklararası deneyim aktarımını iş dünyasının en kıymetli hazinesi olarak görüyorum.

Bizim kuşağımızın en büyük gücü bilgiye ve teknolojiye refleks hızında ulaşabilmek; birinci kuşağın en büyük gücü ise paha biçilemez bir yaşanmışlık. Gerçek başarı, bu iki gücü birbiriyle yarıştırmak değil, akıllıca harmanlayıp sinerji yaratabilmekte saklı. Birinci kuşak bize yalnızca finansal bir yapı ya da fabrika bırakmıyor; yılların emeğini, adını, saygınlığını ve itibarını devrediyor. İkinci nesil olmak ise asla hazır bir konfor alanını miras almak anlamına gelmiyor. Aksine, o mirasın sorumluluğunu omuzlayıp üzerine kendi emeğinizi, güncel vizyonunuzu ve yönetsel cesaretinizi koyarak yapıyı çok daha ileriye taşımak demek.

Çünkü gerçek miras; bir kuşaktan diğerine olduğu gibi aktarılan hantal bir varlık değil, her kuşakta entelektüel ve vizyoner dokunuşlarla yeniden büyütülen canlı bir değerdir.

Sami GÖKÇE

 

ATATÜRK VE İKTİSADİ BAĞIMSIZLIK

Dr. Çağlar SOLMAZ-Tarihçi/Yazar

openclipart vectors pdf 155498

ASKERİ ZAFERDEN MİLLİ EĞEMENLİĞE: 30 Ağustos’un İktisadi Bağımsızlık Manifestosu

30 Ağustos 1922, Türk tarihinin en kritik kırılma noktalarından birini temsil etmiştir. Bu temsiliyet yalnızca askeri bir başarı değil, küllerinden yeniden doğan bir milletin varoluş iradesi ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin doğumunu müjdelemiştir Mondros Mütarekesi ile başlayan, Sevr belgesiyle vatan topraklarını bölüşmeyi hedefleyen işgal hareketi, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde yürütülen destansı bir direnişle nihai yenilgiye uğratılmıştır.

Percin 28 34 34
Çağlar solmaz1

1919’da Samsun’da yakılan bağımsızlık meşalesi; Amasya, Erzurum ve Sivas’ta milli iradenin temellerini atmış; Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasından sonra yasal ve siyasal zeminine kavuşmuştur. Sakarya Meydan Muharebesi ile savunma aşamasını tamamlayan Türk ordusu, 26 Ağustos 1922 sabahı Kocatepe’den başlatılan Büyük Taarruz ile kesin sonuçlu bir safhaya geçmiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat yönettiği Başkomutan Meydan Muharebesi, 30 Ağustos günü Dumlupınar’da işgal kuvvetlerinin ana unsurlarının imha edilmesi sonucu büyük bir zaferle sonuçlanmıştır. Sınırlı imkanlar, yetersiz cephane ve yorgun bir orduyla kazanılan bu zafer, askeri strateji ve lojistik açısından dünyada eşine az rastlanır bir başarı hikayesidir. Öyle ki bu kutlu zafer sadece Türk milletinin değil, dünyada emperyalizme karşı mücadele eden tüm mazlum milletlerin umut sembolü haline dönüşmüştür.

Zaferin Tamamlayıcı Gücü: İktisadi Bağımsızlık

30 Ağustos’un taşıdığı derin anlam, yalnızca cephedeki başarıyla sınırlı kalmamıştır. Bu zafer, yeni kurulan devletin varlık felsefesini belirleyen iktisadi bağımsızlık hamlesinin de birinci şartını oluşturmuştur. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa kalıcı olamaz, kısa zamanda söner” sözü, Dumlupınar’da kazanılan başarının arkasındaki nihai hedefi sarih bir şekilde ortaya koymuştur.

Askeri zafer vatan toprağını işgalden kurtarmış; iktisadi bağımsızlık ise bu topraklar üzerinde özgür, başı dik ve sürdürülebilir bir devlet yapısı kurmanın yolunu açmıştır. 30 Ağustos Zaferi ile iktisadi egemenlik arasındaki bu sarsılmaz bağ, şu temel unsurlar üzerinde yükselir:

  • Siyasi Egemenliğin Maddi Temeli: Osmanlı Devleti’ni çöküşe götüren Kapitülasyonlar ve Düyun-u Umumiye vesayeti, 30 Ağustos’un yarattığı askeri realite sonucu reddedilmiştir. Ülkenin kendi hammaddesini işleyemediği, parasını basamadığı veya temel ihtiyaçlarında dışa bağımlı olduğu bir düzende siyasi bağımsızlığın korunamayacağı gerçeği; yerini milli üretimi inşa etme iradesine bırakmıştır.
  • Misak-ı Milli’den Misak-ı İktisadi’ye: Büyük Taarruz’dan birkaç ay sonra, henüz barış antlaşması imzalanmamışken toplanan Şubat 1923 Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi, 30 Ağustos’un doğrudan devamı niteliğinde olmuştur. Cephede silahla çizilen “Misak-ı Milli” sınırları, kongrede kabul edilen “Misak-ı İktisadi” (Ekonomi Andı) ile tamamlanmıştır. Böylece Dumlupınar’da başlatılan mücadele, tarlalara, fabrikalara ve tezgahlara taşınmıştır.
  • Mâli Vesayetin Sonu ve Sanayileşme Hamlesi: 30 Ağustos sayesinde Lozan’da Kapitülasyonlar kaldırılmış, Düyun-u Umumiye idaresinin ülke üzerindeki mâli denetimine son verilmiştir. Takip eden yıllarda kurulan Sümerbank, Etibank, Şeker Fabrikaları ve demir-çelik tesisleri; 30 Ağustos’la kazanılan askeri zaferin kurumsal zırhları olmuştur.

Mücadeleden Müstakbel Geleceğe

30 Ağustos Zaferi, askeri boyutuyla Mudanya Mütarekesi ve Lozan Barış Antlaşması’na giden yolu açarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu belgesini hazırlamış; ekonomik boyutuyla ise yeni devlete kendi bütçesini yapma ve kendi kaderini tayin etme hakkını kazandırmıştır.

30 Ağustos Zaferi bağımsızlığın kapısını açan kilit, iktisadi bağımsızlık ise o kapıdan içeri girip inşa edilen evin çatısıdır. Askeri zafer toprağı kurtarmış, iktisadi zafer ise o toprak üzerinde yaşayan millete hak ettiği özgürlüğünü kazandırmıştır.

Bugün bizlere düşen sorumluluk; Gazi Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları ve bu topraklar uğruna canlarını feda eden aziz şehitlerimizin emaneti olan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni; bilimde, sanayide, ekonomide ve kültürde muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkarmak, 30 Ağustos’un açtığı iktisadi bağımsızlık yolunda kararlılıkla ilerlemektir.

Dr. Çağlar SOLMAZ

Tarihçi/Yazar

 

ÜNİVERSİTE -SANAYİ KÖPRÜSÜ

Prof. Dr. İsmail TOKMAK ve Doç. Dr. İlkay YILMAZ

openclipart vectors pdf 155498

MUTFAĞIN ÖTESİNDE:

Başkent Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü

Bir gastronomi bölümünü düşündüğümüzde aklımıza ilk olarak mutfak gelir. Tezgâhların üzerinde hazırlanan yemekler, şef ceketleri, bıçak sesleri ve fırından yükselen kokular…

Oysa gastronomi, bütün bunların çok daha ötesinde bir dünyadır.

Percin 28 31 31
İsmail tokmak!
Prof. Dr. İsmail TOKMAK- Böl. Başkanı
İlkay yilmaz
Doç. Dr. İlkay YILMAZ- Böl. Baş. Yrd.

Başkent Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü de gastronomiye tam olarak bu geniş pencereden bakmaktadır. Burada mutfak yalnızca yemek yapılan bir yer değil; bilginin üretildiği, kültürün araştırıldığı, geçmişin yeniden keşfedildiği ve geleceğin yemeklerinin tasarlandığı bir öğrenme alanıdır.

Gastronomi; tarih, kültür, bilim, sanat, tasarım, turizm ve işletmecilikle kesişen çok disiplinli bir alandır. Mutfak uygulamaları bu eğitimin önemli bir parçasını oluştururken öğrenciler aynı zamanda gıdanın bilimsel özelliklerini, gastronominin tarihsel gelişimini, farklı kültürlerin yemek geleneklerini ve gastronominin toplumsal boyutlarını da keşfetmektedir. Başkent Gastronomi’de mutfak bilimle, bilim kültürle, kültür tarihle, tarih ise bugünün yaratıcılığıyla buluşmaktadır.

Gastronomiye Disiplinlerarası Bir Bakış

Başkent Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Programı’nın eğitim yapısına bakıldığında bu disiplinlerarası yaklaşım açık biçimde görülmektedir. Mutfak uygulamalarının yanı sıra Gastronomi ve Yiyecek Tarihi, Gıda Bilimi ve Teknolojisi, Antik Yemek Kültürü, Araştırma Yöntem ve Teknikleri ve Gastronomi Seminerleri gibi dersler, gastronomiyi farklı disiplinlerle ilişkilendiren eğitim anlayışının örnekleridir.

Gastronomi eğitiminin Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi çatısı altında yürütülmesi de bu anlayışı güçlendirmektedir. Böylece yemek yalnızca lezzet ve beslenme açısından değil; tasarım, estetik ve yaratıcılık perspektifinden de ele alınmaktadır.

Bu eğitim yaklaşımının temel amacı öğrencileri yalnızca mutfak becerileriyle değil; analitik düşünme, iletişim, yaratıcılık, araştırma ve problem çözme becerileriyle de donatmaktır.

gastro diplomasi İspanyol kadın Şef
Geçmişten Geleceğe Türk Mutfağı

Başkent Üniversitesi’nin Türk mutfak kültürüne yönelik bilimsel çalışmalarının önemli bir geçmişi bulunmaktadır. Üniversitemizin kurucusu Prof. Dr. Mehmet HABERAL’ın direktifleriyle 2003 yılında hayata geçirilen Türk Mutfak Kültürü Araştırma ve Uygulama Merkezi (TÜMAR), Türk mutfak kültürünün bilimsel ölçütlerle araştırılmasına yönelik ülkemizin öncü kurumsal yapılarından biri olmuştur. Temelleri TÜMAR ile atılan bu vizyon, bugün Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümünün eğitim anlayışında önemli bir yer tutmaktadır.

Anadolu’nun binlerce yıllık birikimi; farklı uygarlıklardan Selçuklu ve Osmanlı mutfaklarına, yöresel mutfaklardan geleneksel üretim yöntemlerine ve aile sofralarına kadar uzanan son derece zengin bir gastronomik miras meydana getirmiştir. Bu mirasın korunması, araştırılması ve gelecek kuşaklara aktarılması bölümün temel sorumluluklarından biri olarak görülmektedir.

yemek fotografı 3

Ancak Türk mutfağını korumak, onu yalnızca kayıt altına almak değil; aynı zamanda yaşatmak anlamına gelmektedir. Kadim bilgilerin yeni kuşaklar tarafından öğrenilmesi, uygulanması ve gerektiğinde çağdaş yaklaşımlarla yeniden yorumlanması kültürel mirasın sürdürülebilirliği açısından önemlidir.

Bu nedenle öğrencilerimiz geleneksel Türk yemekleriyle doğrudan çalışmakta, yöresel ürünleri tanımakta ve geleneksel üretim yöntemlerini deneyimlemektedir. Yerel malzemelerin farklı tekniklerle değerlendirilmesi, unutulmaya yüz tutmuş ürünlerin yeniden gündeme getirilmesi ve geleneksel bilginin bilimsel yaklaşımlarla desteklenmesi Türk mutfağının geleceğe taşınmasına katkı sağlamaktadır.

yemek fotografı 2
yemek fotografı 1
uygulama dersi türk mutfağı 2

Türk mutfağına verilen bu önem dünyaya kapalı bir gastronomi anlayışı anlamına gelmemektedir. Tam tersine, kendi mutfak kültürünü iyi tanıyan bireylerin diğer kültürlerin mutfaklarını daha bilinçli biçimde anlayabileceğine inanıyoruz.

Mutfak Bilimle Buluşuyor

Gastronominin geleceği yalnızca geçmişi korumaktan değil, aynı zamanda bilimsel bilgiden yararlanarak yeni ve yenilikçi ürünler geliştirmekten de geçmektedir. Bu nedenle Başkent Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümünde gıda biliminin mutfakla buluşması eğitim ve araştırma anlayışının önemli bir parçasını oluşturmaktadır.

Öğrencilerin gıdanın yapısını, özelliklerini, güvenliğini ve teknolojik süreçlerini öğrenmeleri, gastronomiyi daha bilinçli ve yaratıcı bir üretim alanına dönüştürmektedir. Geleneksel ürünlerin araştırılmasından yeni ürün geliştirmeye, duyusal değerlendirmeden sürdürülebilir gastronomiye kadar uzanan çalışmalar bu yaklaşımın farklı örneklerini oluşturmaktadır. Böylece mutfak ile laboratuvar birbirinden uzak iki alan olmaktan çıkmakta; şefin yaratıcılığı ile bilim insanının merakı aynı ürün üzerinde buluşmaktadır.

uygulama dersi türk mutfağı 2

Öğrencilerimizin lisans eğitimi sırasında bilimsel araştırmalara aktif olarak katılması, bölümümüzün araştırma odaklı eğitim anlayışının önemli bir göstergesidir. TÜBİTAK BİDEB 2209-A Üniversite Öğrencileri Araştırma Projeleri Destekleme Programı kapsamında Doç. Dr. İlkay Yılmaz danışmanlığında yürütülen çalışmalar arasında, öğrencilerimiz Sönmez Kılıç ve Yasin Can Onuk’un araştırmacı olarak yer aldığı ve afet dönemlerinde uzun süre saklanabilen yemeklerin geliştirilmesini amaçlayan “Liyofilize Edilmiş Pişmiş Yemeklerin Saklanması ve Yeniden Hazırlanması Yöntemi” projesi öne çıkmaktadır. Türk mutfağına ait yemeklerin dondurarak kurutma yöntemiyle uzun süre saklanabilmesine yönelik bu çalışma, ISIF’25 Uluslararası Buluş Fuarı’nda Gümüş Madalya kazanmıştır. Bunun yanı sıra Emir Övenler ve Emine Zülal Zor’un “Vegan Yoğurt Üretimi ve Analizleri” başlıklı projeleri ile Yasin Can Onuk’un filizlendirilmiş buğday, turp ve yonca ile zenginleştirilmiş kefir geliştirilmesine yönelik çalışması da bölümümüzde gıda bilimi, fonksiyonel ürün geliştirme ve yenilikçi gastronomi alanlarında yürütülen öğrenci araştırmalarının örneklerini oluşturmaktadır.

mutfak2
mutfak1
mutfak3

Bu çalışmalar, öğrencilerin bilimsel bir problemi belirleme, araştırma yürütme, sonuçları değerlendirme ve yenilikçi ürünler geliştirme süreçlerini doğrudan deneyimlemelerini sağlamaktadır. Böylece mutfakta başlayan bir fikir, bilimsel araştırma ve ürün geliştirme süreçlerinden geçerek toplumsal ve ekonomik değer taşıyan bir yeniliğe dönüşebilmektedir.

Mutfaktan Dünyaya: Gastro-Diplomasi

Gastronomi eğitiminin önemli boyutlarından biri de farklı kültürleri tanımak ve dünya mutfaklarına açık olmaktır.

Başkent Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümünde gerçekleştirilen gastro-diplomasi etkinlikleri bunun en dikkat çekici örneklerinden biridir. Çünkü bazen kültürler, uzun konuşmalardan önce bir sofrada veya aynı mutfakta buluşabilmektedir.

İtalyan Mutfağı Haftası, Akdeniz mutfağı ve paella çalışmaları, Kore mutfağı uygulamaları ve farklı ülkelerden şeflerin katıldığı etkinlikler öğrencilerin gastronomiyi yalnızca kendi kültürleri üzerinden değil, dünya mutfakları perspektifinden de değerlendirmelerine katkı sağlamaktadır. Büyükelçiler, akademisyenler ve öğrencilerin aynı mutfakta bir araya geldiği etkinlikler ise gastronominin kültürler arasında iletişim kuran güçlü bir araç olabileceğini göstermektedir.

Bu etkinlikler öğrenciler açısından yalnızca farklı yemekler öğrenmek anlamına gelmemekte; farklı kültürleri, malzemeleri, gelenekleri ve yemek etrafında şekillenen toplumsal değerleri tanıma fırsatı da sunmaktadır.

sunum
gastro diplomasi büyükelçiler
Bilgiden Deneyime: Uygulamalı Eğitim

Gastronomi eğitiminde teorik bilgi ancak uygulamayla buluştuğunda gerçek anlamını kazanmaktadır. Bu nedenle öğrencilerin öğrendiklerini profesyonel mutfak ortamında uygulamaları bölümün eğitim yaklaşımının temel unsurlarındandır.

Üniversiteyi yalnızca diploma veren bir kurum olarak görmüyoruz. Üniversite; sanayi, toplum ve yaşamla iç içe olduğunda gerçek değer üretir. Meslek yüksekokulları da artık sadece ara eleman değil, sanayinin ihtiyaç duyduğu nitelikli insan gücünü yetiştiren kurumlardır..

Gelecekte üniversite ve sanayi arasındaki sınırlar daha da azalacak, akademisyenler üretime, sanayiciler ise eğitime daha fazla katkı verecektir. Türkiye’nin rekabet gücünü artıracak olan da bu güçlü iş birliğidir.

kutlama

Uygulamalı eğitimin önemli bir başka boyutunu sektör deneyimi oluşturmaktadır. Öğrencilerimiz lisans eğitimleri boyunca iki ayrı 30 günlük stajın yanı sıra sekizinci yarıyılda 70 günlük işbaşında eğitimini tamamlamaktadır. Böylece öğrenciler henüz mezun olmadan otel, restoran, ikram hizmetleri ve gastronominin farklı çalışma alanlarını yakından tanıma; akademik ortamda edindikleri bilgi ve becerileri gerçek işletme koşullarında sınama fırsatı bulmaktadır.

Üniversite ile sektör arasındaki bu etkileşim, yalnızca mesleki becerilerin gelişmesini değil; ekip çalışması, zaman yönetimi, iş disiplini, iletişim ve sorumluluk gibi çalışma yaşamının temel yetkinliklerinin kazanılmasını da desteklemektedir.

gastronomi2
gastronomi3
gastronomi1
Geçmişin Sofrasından Geleceğin Mutfağına

Gastronomi aynı zamanda güçlü bir kültürel hafızadır. Bir toplumun ne yediği kadar nasıl ürettiği, nasıl pişirdiği, sofrasını nasıl kurduğu ve yemeği kimlerle paylaştığı da o toplumun tarihinden izler taşımaktadır.

Bu nedenle bölümümüzde gerçekleştirilen Pompei Ekmeğinin yeniden üretilmesi, Convivium – Deneysel Bir Antik Roma Yemeği ve gastroarkeoloji çalışmalarında olduğu gibi tarihsel yemek kültürlerini yeniden ele alan etkinlikler gastronominin geçmişle kurduğu bağı görünür hâle getirmektedir. Tarihsel bilgi gastronomik uygulamalarla buluşmakta; geçmişin mutfakları yalnızca okunmakla kalmayıp araştırılmakta, uygulanmakta ve deneyimlenmektedir.

gastronomi2

Başkent Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümünde bütün bu çalışmaların ortak bir amacı bulunmaktadır: yalnızca iyi yemek hazırlayabilen değil, yemeğin arkasındaki kültürü anlayan, bilimi kullanan, araştıran, sorgulayan, üreten, yenilik geliştiren ve dünyaya açık gastronomi profesyonelleri yetiştirmek.

Çünkü bize göre gastronominin geleceği yalnızca mutfakta değildir.

Gelecek; mutfakla laboratuvarın, kültürle bilimin, gelenekle yeniliğin, üniversiteyle sektörün ve yerelle küreselin buluştuğu yerde şekillenmektedir.

Başkent Gastronomi, işte bu nedenle mutfağın ötesindedir.

Prof. Dr. İsmail TOKMAK           
Doç. Dr. İlkay YILMAZ

Başkent Üniversitesi  Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölüm Başkanı              

Başkent Üniversitesi  Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölüm Başkan Yardımcısı ve TUMAR Müdürü

GÜMRÜK VE DIŞ TİCARET

Haydar ÇELENK-Gümrük Müşaviri

openclipart vectors pdf 155498 

DİJİTAL ÜRÜN PASAPORTUNA HAZIR MIYIZ?

Değerli Okurlarım,

Avrupa Birliği’nin 2050 yılına kadar iklim nötr olma hedefinin bir parçası olarak geliştirilen Dijital Ürün Pasaportu, Avrupa Yeşil Mutabakatı ve Sürdürülebilir Ürünler için Ekotasarım Yönetmeliği kapsamında düzenlenmiştir. 2027 yılı itibariyle uygulamaya başlanması beklenen Dijital Ürün Pasaportu (DDP) ürünlerin üretiminden kullanımına, geri dönüşümüne kadar olan tüm prosesleri kapsayan dijital bir kimlik oluşturmaktadır.

Percin 28 36 36

haydar Çelenk       

Haydar ÇELENK

ÇELENK Gümrük Müşavirliği
Genel Müdür

 

Peki Dijital Ürün Pasaportu (DPP) Nedir?

Dijital Ürün Pasaportu (DPP), üretilen ünününlerin kullanım boyunca  izlenebilirlik, şeffaflık ve sürdürülebilirlik sağlamayı amaçlayan bir sistemdir.

Dijital Ürün Pasaportu (DPP), yukarıda yer alan döngüsel ekonominin incelenmesinde;

1-         Hammadde temini,

2-         Tasarım,

3-         Üretim,

4-         Dağıtım,

5-         Kullanım,

6-         Onarım, yeniden kullanım,

7-         Geri dönüşüm

Tüm bu bilgileri içeren bir veri tabanından oluşmaktadır. Veri tabanındaki bu bilgiler, ürüne eklenen bir QR kod veya barkod aracılığıyla erişilebilir hale getirilmektedir. Dijital dönüşüm ile birleşen bu sistem, tüm paydalar için sorumlu ve bilinçli karar almaya yönlendirecek, daha bilinçli karar almasını sağlayacaktır.

1

DİJİTAL DÖNÜŞÜM NEDEN ÖNEMLİDİR?

  1. Küresel Rekabet Gücü:

Avrupa Birliği Dijital Dönüşüm Pasaportu ürünlerin yasal olarak pazara girebilmesi için bir ön koşul haline getirmektedir. Dijital dönüşüm pasaportunu içermeyen bir ürün Avrupa Birliği’nde dolaşıma sokulmayacaktır. Bu, durum özellikle ihracat yapan şirketlerimiz için büyük bir değişim anlamına gelecektir

  1. Şeffaflık ve Güven Artışı:

Dijital dönüşüm pasaportu, tüketicilere ve işletmelere ürünler hakkında güvenilir bilgiler sunmaktadır.  Örneğin, bir pil alındığında, üretim süreçlerini ve çevresel etkilerini öğrenebilirsiniz. Bu, tüketicilere bilinçli tercihler yapma imkânı tanımaktadır.

  1. Sürdürülebilirlik ve Çevresel Etki Azaltımı:

Dijital Ürün Pasaportu, ürünlerin çevresel etkilerini takip ederek daha sürdürülebilir üretim süreçlerine geçişleri teşvik eder. Ürünlerin geri dönüşüm ve yeniden kullanım potansiyelini artırarak döngüsel ekonomiyi destekler.

  1. Verimlilik ve Maliyet Tasarrufu:

Bu sistem, Tedarik zincirindeki paydaşlar arasında kesintisiz veri paylaşımı, manuel giriş hatalarını azaltır, süreçleri hızlandırır. Bu da işletmelere hem zaman hem de maliyetlerinde tasarruf etmelerini sağlar

chatgpt image 22 eyl 2026 17 54 59

DPP’nin Türkiye İçin Önemi

Türkiye’nin ihracatında önemli bir paya sahip olan ürünlerden;

  • Tekstil,
  • Beyaz Eşya,
  • Mobilya,
  • Makina
  • Kimya Sanayi

gibi sektörler, DPP’nin gerekliliklerinden doğrudan etkilenecek. Avnupa Birliği’nin DPP ile hedeflediği şeffaflık ve sürdürülebilirlik standartlarına uyumu sağlamak sadece bir zorunluluk değil, aynı zamanda firmalarımızın rekabet avantajlarını koruma aracı olarak da değerlendirmek mümkündür.

Dijital Pasaporta Uyumluluk, şirketlerin uluslararası pazarlardaki varlığını koruması için kritik bir öneme sahiptir. İhracatçılarımızın, bu sürece kendilerini hazırlamak için  mevcut veri yönetim sistemlerini gözden geçirmeleri gerekmektedir.  DPP gereksinimlerine uygun teknolojik yatırımlara başlamalıdır.

BU SİSTEME NASIL ADAPTE OLUNACAKTIR?

Aslında; Dijital Ürün pasaportu “Global Standards 1” Küresel standartlar 1 ifadesinin kısaltılmışı olup, kısaca GS1 olarak isimlendirilmektedir. GS1 Türkiye’de ise bu isimle  

(https://gs1tr.org/view/icerik/biz-kimiz.php)GS1 olarak bu linkte yer almaktadır. Türkiye’deki firmalarımıza GS1- Türkiye yardımcı olmaktadır.

Sizler de; ürününüzü  Avrupa Birliği ülkelerinde  pazarlamak isterseniz yukarıda belirtilen ürün grupları için hemen, diğer gruplar için de alt yapısını oluşturarak ürününüze Dijital Ürün Pasaportu tanımlaması QR kodu eklemeniz gerekecektir

chatgpt image 22 eyl 2026 17 38 59
whatsapp image 2026 09 06 at 15.35.05 (3)

GS1 Türkiye’nin Rolü ise;

Avrupa Birliğinin hazırlamış olduğu GS1 standartları, Dijital Dönüşüm Pasaportu’nun temel yapı taşlarını oluşturmaktadır. GS1 standartları arasında:

  • Ürün Tanımlama,
  • Veri Taşıyıcılar,
  • Veri Paylaşma Çözümleri

Şeklinde sıralayabiliriz. GS1 Türkiye ise uluslararası GS1 ağıyla iş birliği içinde, şirketlerin bu dönüşüme hazırlanması için gerekli altyapıyı ve teknik konularda rehberlik desteği sunmaktadır.

DPP’ye Hazırlık İçin Neler Yapılmalı?

  • Ürünlerinizi uluslararası tanınan GS1 numaralama sistemi ile tekil olarak tanımlayın.
  • Ürün Verilerini Toplayın: Ürünlerin malzeme bilgileri, üretim süreçleri ve çevresel etkileri gibi bilgileri derleyerek tekil numarası ile eşleştiren bir sistem kurmanızı,
  • Teknolojik Yatırımlara Başlayın: Veri yönetimi ve dijital etiketleme için gerekli yazılım ve donanımları edinmenizi ve sisteme adapte olmanızı sağlayacaktır.
  • GS1 Türkiye’nin sunduğu rehberlik ve hizmetlerden yararlanarak uyum süreçlerinizi hızlandırabilirsiniz.

KEŞİF ROTASI

Srebrenica-Marş Mira Barış Yürüyüşü

openclipart vectors pdf 155498

Boşnak şehitlerini onlarla birlikte saygıyla anmak, yakınlarının acısını paylaşmak, onlara yalnız olmadıklarını hissettirmek, birazda hayatlarına dokunmak hayatımda yaptığım en anlamlı işlerden biri oldu belki de. Şehitlerin mekânı cennet, ruhları şad olsun. Herkesin en az bir kez; belki de hayatlarını ve bazı şeyleri anlamayı başlatacak bu etkinliğe katılması dileğiyle…

Marş Mira

Bir belgesel kanalında Boşnaklara 1992-1995 yılında Sırplar tarafından Türk (Müslüman) oldukları için uygulanan vahşet ve soykırımın; 12 yıldır ‘3 günlük 78 km’lik ‘Marş Mira’ (Barış Yürüyüşü) ve 4’üncü gün gerçekleştirilen defin ve anma etkinlikleriyle binlerce kişiyle tamamlandığını görünce 13’üncüsü 2017’de yapılacak programa katılmaya karar vermiştim.

20.yüzyılda hümanizmin beşiği (!) olan Avrupa’nın göbeğinde, binlerce Müslüman Boşnak’ın Birleşmiş Milletler korumasındayken maruz kaldığı ve tüm dünyanın seyirci kaldığı utanç abidesi soykırım, Srebrenica Boşnak Soykırımı 31. yılında ve yine binlerce dünya vatandaşı tarafından hep birlikte kınandı.

Srebrenica Bosna Hersek’in doğusunda bulunan; başkent Saraybosna’ya 132 km, Sırbistan sınırına 10 km uzaklıkta olan bir kenttir. Coğrafi konumu ve doğal kaynakları nedeniyle de tarih içinde önem taşımış bir kenttir. 1992-1995 yıllarında Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde yaşanan savaş öncesi nüfusunun % 75,2 Müslüman Boşnaklardan, % 22,7’si Sırplardan oluşan küçük bir Müslüman şehriyken; savaş sonrası Srebrenitsa’da Sırp ordusu tarafından gerçekleştirilen soykırım sonrası bu oran tam tersine dönmüş, Sırplar çoğunluk durumuna gelmiş, büyük Sırbistan hayallerine yaklaşmışlardır.

whatsapp image 2026 09 29 at 15.53.40 (17)

1992’de başlayan ve üç yıl boyunca devam eden Bosna Savaşı, aralıklarla sürmektedir. Savaştan önce bölgede beraber barış, huzur ve kardeşlik içinde yaşayan Sırp, Hırvat ve Boşnak milletleri, emperyalist güçlerin etkisi ile artık çatışmakta ve bu yangın bir türlü sönmemektedir. 1995 Temmuz’unda küçük bir Müslüman şehri olan Srebrenitsa’da tarihin en büyük, en acımasız ve en insanlık dışı olaylarından birisi yaşanır. Hem de bu vahşet bütün dünyanın gözü önünde yaşanır ve BM’ler ve hümanizmin beşiği olduğunu savunan Avrupa’da dâhil olmak üzere kimse kılını kıpırdatmaz.

Savaş başladıktan sonra Srebrenitsa, BM bünyesindeki Hollanda Barış Gücü askerleri tarafından korunmaya başlanmış ve “güvenli bölge” ilan edilmiştir. Bu nedenle; Kuzey-Bosna’daki Sırplardan kaçan Boşnak siviller hayatta kalabilmek umuduyla Srebrenitsa’ya kaçar ve 10.000 olan nüfus bu sığınma sürecinden sonra 30.000’i aşkın kişiyi barındırmaya başlar. Sığınmacı Boşnak Müslümanlar şehrinin içinde büyük bir akü fabrikası içinde yirmi beş gün çok ağır şartlarda yaşam mücadelesi verirler.

78 Km 3 Gün Temmuz Sıcağında…

ggg

her gün 11 saat yürüdük. Geceleri çadırlarımızda yardımlaşarak geçirdik 4 kamp noktasında… Birbirimizin eksiklerini tamamladık; yaralı, su toplamış, patlamış ayaklarımıza pansuman yaptık en önemlisi onları anlamaya çalıştık, onlar aç susuz ve çıplak ayakları ve mermiler altında sadece bir kısmı bu yolu tamamlayabildiler.

O yol öyle bir yoldu ki; çocukların annelerine “çocukları küçük kurşunlarla öldürürler değil mi anne” diye sordukları yol…

Yol arkadaşlarımızın çoğu Boşnak; yakınlarını şehit verenler o günleri yaşayanlar ve yakınları olmak üzere, ülkemizden katılanlar; Marş Mira Türkiye, Ahbap Grubu, Haydarpaşa Srebrenitsa Gençlik Treni, Bursa Belediyesi ve birçok ülkeden İran, Çek Cumhuriyeti, İsviçre, Alman ve hatta beni enerjisiyle şaşırtan Şilili 65 yaşlarında bir katılımcı idi, kendisine hayran kaldım.

whatsapp image 2026 09 29 at 15.53.40 (16)

İlk gün Nezuk Köyü’nde yaptığımız kamptan sabah ezan vakti uyanıp çadırlarımızı toplayıp nakil aracına teslim ettik.

Sabah ilahiler eşliğinde hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra açılış konuşmalarını takiben yola koyulduk. Herkesin elinde, sırt çantalarına asılı Türk ve Bosna bayrakları gurur kaynağımızdı.

23 km’lik Nezuk-Liplje arası yol benim gibi sporla pek ilgisi olmayan katılımcıları oldukça yordu; akşam soluğu Kızılhaç tedavi çadırında aldık su toplayan ayaklarımıza ilk tedaviler yapıldı…

whatsapp image 2026 09 29 at 15.53.40 (11)

İkinci gün 28 km’lik Liplje – Mravinjçi arası zorlu etap orman içi ve arazi şartları yoğunluktaydı. Gün içerisinde bizi canlı tutan yol boyunca köylerinde heyecanla; onları yalnız bırakmadığımız için minnet duygusuyla; kaybettikleri eşleriyle içmekten çok keyif aldıkları Boşnak kahvesi başta olmak üzere, çay, meşrubat, soğuk kuyu kavun karpuz ve bahçelerinden topladıkları ne varsa erik, elma, armut, salatalık ikram ettiler, evlerini en önemlisi gönüllerini açtılar. Çocuklar minik elleriyle şeker, su ikram ettiler. Yolumuzu, zorumuzu kolay eylediler.

Üçüncü ve son gün 27 km’lik Mravinjçi-Potoçari arası çoğunlukla Sırp köyleri ve bölgesinden geçtiğimiz için yolda bizleri motive eden mola noktaları güler yüzlü anneler, nineler çok azınlıktaydı bir ara susuzluktan perişan olduğumu hatırlıyorum. Bir yol arkadaşım matarasında kalan bir su bardağı kadar olan suyun yarısını hiç tereddüt etmeden benimle paylaştı.

Yol boyunca bizlere destek veren, gıda ve içecek dağıtımı yapan uluslararası kuruluşlar; özellikle lokma dağıtımı yapan Türkiye izcilik federasyonuna teşekkürü borç bilirim.

gg

Bizi biz yapan ortak değerlerimizin başında gelir camilerimiz ve mezarlarımız… Anıt mezarlar, şehitlikler ve en acısı da hain kalleş ve tüm dünyanın gözü önünde gözü dönmüşlerin utanç abidesi toplu mezarlar… Her türlü duygu yoğunluğu ile ziyaret ettik, Fatiha okuduk ve çoğu zaman da engel olmayanlara ve yapanlara lanet okuduğumuz bölgelerden geçtik. Anladım ki gerçekten güçlü ve merhametli bir Türkiye’ye ihtiyacı var dünyadaki mazlum ve güçsüzlerin.

“Yüreği yaralı analar”, göz göze geldiğimiz anda birçoğu ile gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım. İçin için ağladıklarını ve vahşetin izini okuyordum gözlerinden… Ve ben de sessizce ağlıyordum, çoğu zaman bu yüzyılda böyle bir vahşete engel olamadığımız için…

Bülent İNAL

OSİAD Üyesi

Fotoğraflar:Bülent İNAL

HİBELER VE DESTEKLER

hibeler 28

OSİAD üyeleri olarak Mogan Gölü’nde gerçekleştirdiğimiz kürek etkinliği de tam olarak böyle bir ihtiyaçtan doğdu. Yalnızca dört kişiyle başlayan bu keyifli buluşma, zamanla hem spor yaptığımız hem de birlikte vakit geçirmekten büyük keyif aldığımız güzel bir organizasyona dönüştü.

Kürek, ilk bakışta bireysel bir spor gibi görünse de suya çıktığınız anda size takım olmanın değerini hatırlatıyor. Aynı ritmi yakalamak, birbirinin temposunu hissetmek ve ortak bir hedefe doğru ilerlemek gerekiyor. Tıpkı iş hayatında olduğu gibi… Bazen gücü siz veriyorsunuz, bazen yanınızdaki; ama tekneyi asıl ileri taşıyan şey uyum oluyor.

Etkinliğe bireysel olarak katılabildiğimiz gibi iki, üç ya da dört kişilik ekiplerle de kürek çekebiliyoruz. Bunun için öncelikle yaklaşık bir saat süren temel eğitimi tamamlamak yeterli. Sonrasında ise sözü biraz doğaya bırakıyoruz: güneş, rüzgârın yönü, gölün dalgaları, içimizdeki güç ve elbette küreklerimiz…

whatsapp image 2026 06 06 at 09.54.35
whatsapp image 2026 06 06 at 11.32.18 (4)
whatsapp image 2026 07 05 at 08.00.44

Her kürek dersimiz yaklaşık bir saat sürüyor. O bir saat boyunca telefonlardan, toplantılardan ve günlük koşuşturmadan uzaklaşıyor; yalnızca suyun sesiyle, ritmimizle ve içinde bulunduğumuz anla ilgileniyoruz. Sonrasında ise kendimizi daha dinlenmiş, daha enerjik ve çoğu zaman daha berrak bir zihinle yeniden yoğun tempomuzun içinde buluyoruz.

Çünkü bizler yalnızca sanayinin içinde yer alan insanlar değiliz. Üreten, geliştiren ve çalışan yanımız kadar; yaşamın içinde olmayı, paylaşmayı, hareket etmeyi ve keyif almayı da önemsiyoruz.

whatsapp image 2026 06 06 at 11.32.18 (4)

Mogan Gölü’nde attığımız her kürek, belki bizi yalnızca birkaç metre ileri götürüyor; ama aynı zamanda yoğun iş hayatının içinde kendimize ayırdığımız küçük ama kıymetli bir alanı da büyütüyor.

Ve günün sonunda anlıyoruz ki bazen yeniden güç toplamak için yapılması gereken tek şey, kürekleri suya bırakıp aynı ritimde ilerlemek…

OSİAD'TAN HABERLER

OSİAD Kürek Takımı Kuruldu

Sanayinin yoğun temposu içinde çoğu zaman günlerimiz; üretim, toplantılar, projeler, teslim tarihleri ve alınması gereken kararlarla geçiyor. Ancak biliyoruz ki hayat, yalnızca iş programlarımızdan ve sorumluluklarımızdan ibaret değil. Bazen ritmi değiştirmek, nefes almak ve yeniden enerji toplamak gerekiyor.

Osiad Kürek Takımı

OSİAD üyeleri olarak Mogan Gölü’nde gerçekleştirdiğimiz kürek etkinliği de tam olarak böyle bir ihtiyaçtan doğdu. Yalnızca dört kişiyle başlayan bu keyifli buluşma, zamanla hem spor yaptığımız hem de birlikte vakit geçirmekten büyük keyif aldığımız güzel bir organizasyona dönüştü.

Kürek, ilk bakışta bireysel bir spor gibi görünse de suya çıktığınız anda size takım olmanın değerini hatırlatıyor. Aynı ritmi yakalamak, birbirinin temposunu hissetmek ve ortak bir hedefe doğru ilerlemek gerekiyor. Tıpkı iş hayatında olduğu gibi… Bazen gücü siz veriyorsunuz, bazen yanınızdaki; ama tekneyi asıl ileri taşıyan şey uyum oluyor.

Etkinliğe bireysel olarak katılabildiğimiz gibi iki, üç ya da dört kişilik ekiplerle de kürek çekebiliyoruz. Bunun için öncelikle yaklaşık bir saat süren temel eğitimi tamamlamak yeterli. Sonrasında ise sözü biraz doğaya bırakıyoruz: güneş, rüzgârın yönü, gölün dalgaları, içimizdeki güç ve elbette küreklerimiz…

whatsapp image 2026 06 06 at 09.54.35
whatsapp image 2026 06 06 at 11.32.18 (4)
whatsapp image 2026 07 05 at 08.00.44

Her kürek dersimiz yaklaşık bir saat sürüyor. O bir saat boyunca telefonlardan, toplantılardan ve günlük koşuşturmadan uzaklaşıyor; yalnızca suyun sesiyle, ritmimizle ve içinde bulunduğumuz anla ilgileniyoruz. Sonrasında ise kendimizi daha dinlenmiş, daha enerjik ve çoğu zaman daha berrak bir zihinle yeniden yoğun tempomuzun içinde buluyoruz.

Çünkü bizler yalnızca sanayinin içinde yer alan insanlar değiliz. Üreten, geliştiren ve çalışan yanımız kadar; yaşamın içinde olmayı, paylaşmayı, hareket etmeyi ve keyif almayı da önemsiyoruz.

whatsapp image 2026 06 06 at 11.32.18 (4)

Mogan Gölü’nde attığımız her kürek, belki bizi yalnızca birkaç metre ileri götürüyor; ama aynı zamanda yoğun iş hayatının içinde kendimize ayırdığımız küçük ama kıymetli bir alanı da büyütüyor.

Ve günün sonunda anlıyoruz ki bazen yeniden güç toplamak için yapılması gereken tek şey, kürekleri suya bırakıp aynı ritimde ilerlemek…

ETKİNLİKLERİMİZ

2026 Haziran-Eylül ayı içinde gerçekleşen etkinliklerimizi, üye ziyaretlerimizi ve ağırladığımız misafirlerimizi içerir.

32

10-13 Temmuz 2026 tarihinde derneğimizin Saraybosna ve Belgrad gezisi, tarihsel hafızayı ve kültürel keşfi buluşturdu. Srebrenitsa Soykırımı’nın 31. yıl dönümü anma törenlerine katılarak hayatını kaybedenleri saygıyla andık. Saraybosna’nın kültürel mirasını ve Belgrad’ın tarihi dokusu ile sosyal yaşamını tanıdığımız bu yolculuktan kareleri sizlerle paylaşıyoruz.

saraybosna24
saraybosna05
saraybosna3
saraybosna4
saraybosna66
saraybosna02
saraybosna12
saraybosna2
belgrad3
belgrad34
belgrad2
belgrad4
belgrad33
belgrad1
belgrad6

10 yıllık bir aradan sonra tekrar yayın hayatına başladığımız PERÇİN Dergimizin lansmanı için üyelerimizle birlikte keyifli bir pazar kahvaltısında buluştuk.

Perçin’in ilk yayınlandığı dönemde OSİAD Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstlenen Nihat Güçlü ve Anadolu OSB Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Kutsi Tuncay da yaptıkları konuşmalarla dergimizin geçmişten bugüne taşıdığı değere vurgu yaptılar. Etkinlikte ayrıca OSİAD Akademi Kurulu Üyesi Burak Yaşar da “Kriz Zamanlarında Şirketlerde Finansal Yönetim” konulu sunumuyla OSİAD üyelerine bilgilerini aktardı.

perçin lansman kahvaltı 248
perçin lansman kahvaltı 282
perçin lansman kahvaltı 28
perçin lansman kahvaltı w28
perçin lansman kahvaltı 283
misafir 28
ziyaretler 28

PROTOKOLLERİMİZ

Osiad üyelerine özel indirim ve avantaj sağlayan firmalarla yapılan protokoller ve detaylarını içerir.

protokol 28
2